14 şubatın hikayesi 14 şubat nasıl sevgililer günü oldu ?

Kasım 21, 2009

14 şubatın çıkışı

Sevgililer Günü yüzyıllarca süren bir
çingene geleneğinden kaynaklanır. Milattan önce 4. yüzyılda Romalılar zamanında
genç erkeklerin Tanrı Lupercus’a ulaşabilmeleri için her yıl özel bir ayin
düzenleniyordu. 13-19 yaşlarındaki genç kızların isimleri bir torbaya konuluyor
ve genç erkekler bu torbadan bir isim çekiyorlardı. Bu çiftler bir yıl boyunca,
bir sonraki çekilişe kadar birlikte yaşıyorlardı.

Hıristiyanlığın ilk zamanlarında din adamları bu 800 yıllık geleneğe son vermek
için hikayeyi zamanlarına adapte ettiler. Tanrı Lupercus’un yerine de 200 yıl
önce ölmüş olan piskopos Valentine’i koydular.

Milattan sonra 270 yılında imparator olan Claudius evliliği yasaklamıştı. Ona
göre evli erkekler askerlik hizmetini layığı ile yapamıyorlar, akılları geride
kaldığından cephede ölümüne savaşamıyorlardı.

Interamma Piskoposu Valentine imparatorun bu kararına karşı çıkarak sevgilileri
davet ediyor ve büyük bir gizlilik içinde onları evlendiriyordu. Claudius
aşıkların dostu bu din adamının yaptıklarını öğrendi ve onu sarayına getirtti.
Genç din adamının kararlılığından ve ikna kabiliyetinden etkilenen imparator
fikirlerini ve Hıristiyanlığı terk ederse onu affedebileceğini söyledi.
Valentine direndi ve sonunda 14 Şubat 270 tarihinde, önce dövülüp, taşlanıp
sonra başı kesilerek öldürüldü.

Zindanda öldürülmeyi beklerken, Valentine zindancının kör kızına aşık oldu.
Ölümün karşısında bile inançlarından vazgeçmeyen Valentine manevi gücü ile kızın
gözlerinin açılmasını sağladı ve ölüme giderken ona ‘From your Valentine’ (Senin
Valentine’inden) diye başlayan bir mektup bıraktı. Bu başlık sonradan Sevgililer
Günü’nde yazılan mektuplarda kullanılan bir simge oldu.

Kiliseye göre Valentine’in hikayesi Lupercus efsanesinin yerini almaya çok
uygundu. Milattan sonra 496 yılında Papa Gelasius şubat ayının ortalarında
yapılan Lupercian festivalini yasakladı ancak Romalıların şans oyunlarına olan
düşkünlüklerini de bildiğinden işin kura kısmını muhafaza etti.

Bu sefer torbaya azizlerin isimlerinin yazıldığı kağıtlar konuluyor, evlenmeyi
düşünen çiftler torbadan hangi azizin ismini çekerlerse takip eden sene onun
hayat tarzı gibi yaşamak zorunda kalıyorlardı. Şüphesiz bu epey farklı bir kura
çekimiydi. Çektiği azizin ismine göre birçok erkek hayal kırıklığına uğruyordu.

Zamanla erkekler beğendikleri kızlara, tombaladan çıkan kartın yerine kendi
yazdıkları kartları göndermeye başladılar. Zaten kilise de kendi kura
sisteminden bir süre sonra vazgeçti. Evlenen gençler için tek aziz olarak
Valentine tanındı. Bu sayede de Romalıların yüzyıllar boyu kutladıkları çingene
festivali, kilisenin kutsal bir gününe dönüştü. Erkeklerin gönderdikleri kartlar
da yasal bir şekilde Aziz Valentine adına gönderilir, şubatın 14′ü de Aziz
Valentine günü olarak anılır oldu.

Hıristiyanlıkla birlikte Valentine Günü kartları da yayıldı. Bilinen ilk kart
1415 yılında Orleans Dükü Charles’ın Londra’da hapiste iken eşine gönderdiği
kart olup halen British Museum’dadır. Sevgililer Günü’nde kırmızı gül gönderme
adeti de Fransız kralı XVI. Louis’in karısı Marie Antoinette’e bu günde kırmızı
güller göndermesiyle başladı.

 

daha fazlası www.forumover.com

Reklamlar

Neden tahtaya vuruyoruz ?

Kasım 5, 2009

Meşe ağacına insanların ruhani bir değer vermesi çok eskilere dayanır. Ağacın yüksekliği ve sağlamlığı nedeni ile bazı güçlere sahip olduğuna inanılıyordu. Tahtaya vurma inancı dünyanın apayrı iki yerinde birbirinden bağımsız olarak gelişti. Önce milattan önce 2000′li yıllarda Kuzey Amerika yerlilerinde, sonra da Ege’de Helen uygarlığında. Her iki kültür de meşe ağacına çok sık yıldırım düştüğünü gözlemlemişti. Amerika yerlileri meşenin, Tanrının yıldırımla yeryüzüne inip üzerinde oturduğu yer olduğuna, Helenler ise Yıldırım Tanrısı olduğuna inanmışlardı. Kuzey Amerika yerlileri bu batıl inancı bir adım daha ileri götürdüler. Bu ağacın köküne vurarak, ileride başlarına gelebilecek tehlikelere ve şansızlıklara karşı Tanrı ile temasa geçtiklerine inanıyorlar ve ondan kendilerini korumasını istiyorlardı. Ortaçağda ise Hıristiyan din adamları bu inancı kendi devirlerine taşıdılar. Onlara göre bu inanışın temelinde Hz. İsa’nın tahta bir çarmıhta öldürülmesi yatıyordu. Hatta Avrupa’nın her katedralinde orijinal tahta haçın küçük bir parçasının bulunduğuna inanılıyordu. Bu tahtaya vurmak ise “Tanrım dua ve isteklerimi gerçekleştir” anlamına geliyordu. Bu arada diğer kültürlerde inanıştaki tahta aynı kaldı ama cinsi biraz değişti. Amerika yerlileri ve Helen medeniyetinin ağacı meşe iken, Mısırlılar incir ağacını, Almanlar dişbudağı tercih ettiler. Hollandalılar ise ağacın cinsine önem vermediler. Boyasız ve cilasız olması onlar için yeterliydi. Amerikalıların tahtaya vurma inancının kökeni ne gariptir ki Amerikan yerlilerine dayanmıyor. Romalılar devrinde Avrupa’da iyice yaygınlaşan eski Helen inancının bir parçası olarak Amerikalılar tahtaya vuruyorlar. Başımıza gelebilecek kötü şeyleri savuşturmak için tahtaya vurma inancı hala devam ediyor ama uygulama alanı çok daraldı. Her taraf plastik ve laminat dolu. Siz en iyisi yanınızda daima bir küçük tahta parçası bulundurun. Meşe ağacından olursa daha da iyi olur!

daha fazlası www.forumover.com


Merdiven altından geçilmez !

Ekim 27, 2009

Duvara dayanmış bir merdiven görürseniz
altından geçmeyin, etrafından dolanın. Çünkü o merdivenin tepesinde ya bir
tamirci, ya bir boyacı ya da camları silen biri olabilir. Yani başınıza bir
çekiç, su kovası, boya kutusu, hatta bir adamın düşme olasılığı yüksektir.
Merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceği inancı gerçekten batıl inançlar
içinde en azından bir işe yarayan tek inançtır. Ancak inancın kökeninde
pratikteki faydası ile ilgili olmayan farklı şeyler yatmaktadır.

Duvara dayanan bir merdiven, duvar ile arasında bir üçgen oluşturur. Bu, bir çok
kültürde tanrıların kutsal üçgeni olarak bilinir. Örneğin piramitlerin
kenarlarının üçgen olması da bu inanca dayanır. Bir üçgenin içinden geçmek de,
bir kutsal yere meydan okumak anlamına gelebilir.

Eski Mısırlılar için zaten merdivenin kendisi iyi şansın sembolü idi. Merdiven
olmasaydı, Güneş Tanrısı Osiris’i karanlıkların ruhundaki hapis hayatından
kurtarmak mümkün olamayacaktı. Ayrıca merdiven tanrıların katına tırmanmak için
de şekilsel bir semboldü. Günümüzde açılan bu antik mezarlarda ölünün cennete
tırmanması için yanma konulmuş bulunan merdivenlere rastlanmaktadır.

Asırlar sonra birçok batıl inançta olduğu gibi Hıristiyanlık bu inancı da Hz.
İsa’nın ölüm şekline adapte etti. Çarmıha dayalı merdiven kötülüğün, hıyanetin
ve ölümün sembolü oldu. İnsanlar, merdivenin altından geçmekle bütün bu kötü
geleceklerle karşılaşabileceklerine inandırıldılar.

17. yüzyılda İngiltere ve Fransa’da suçlular darağacına götürülmeden önce bir
merdivenin altından geçiriliyorlardı. Tabii yanında olanlar merdivenin
etrafından dolanıyordu.

Değişik kültürler bu uğursuzluğa karşı bazı panzehirler geliştirdiler. Mesela
bir merdivenin altından yanlışlıkla veya zorda kalarak geçen kişiler için
Romalıların panzehiri yumruktu. O kişiler orta yani en uzun parmaklarını gerip
diğer parmaklarını yumruk gibi yaparlar ve geçtikten sonra merdivene doğru
sallarlardı. Bizde, Türkiye’de böyle bir adet yoktur ama Amerikan filmlerinde
karşısındakine bu hareketi yaparak küfür veya hakaret edildiği sıkça görülür.
Bunun kökeni de işte bu Roma panzehiridir.

 

daha fazlası www.forumover.com


Bir nisan şakasının kökeni

Ekim 15, 2009

Her ne kadar Roma İmparatoru Julius Caesar
(Sezar) milattan önce 46 yılında takvimin başlangıcını Ocak ayı olarak ilan
ettiyse de, 16. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa’da yeni yıl geleneksel olarak,
bahar aylarının başlangıç tarihi olarak da kabul edilen, Mart ayının 25′inde
başlardı.

1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, takvimi değiştirerek yıl başlangıcını
Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanki iletişim şartlarında bazı insanların
bundan haberi olmadı, bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski
adetlerine devam ettiler. l Nisan’da partiler düzenlediler, birbirlerine
hediyeler verdiler.

Diğerleri ise bunları Nisan aptalları olarak nitelendirip bu güne ‘Bütün
Aptalların Günü’ adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler
verdiler, yapılmayacak bir partiye davet ettiler, gerçek olması mümkün olmayan
haberler ürettiler.

Yıllar sonra takvimin ayları yerine oturup, Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına
alışılınca, Fransızlar l Nisan gününü kendi kültürlerinin bir parçası olarak
görmeye başladılar. Adeti gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve
yaygınlaştırarak devam ettirdiler. Bu adetin İngiltere’ye ulaşması yaklaşık iki
yüzyıl sürdü, oradan da Amerika’ya ve bütün dünyaya yayıldı.

l Nisan şakalarının sembolünün ‘Nisan Balığı’ olmasının nedeni ise Mart ayının
sonlarına doğru, Güneş’in Balık Burcu’nu terk ediyor olmasıdır.

daha fazlası www.forumover.com