Neden çok yaşa denir ? anlamı

Ocak 12, 2010

Hapşıran bir kişiye ‘çok yaşa’ demek adeti hemen hemen her kültürde vardır.
Anlam olarak biraz değişik de olsalar sonuçta aynı kapıya çıkarlar. Hapşıranlara
İngilizlerin ‘God bless you’, Almanların ‘gesundheit’, İtalyanların ‘felicita’
deme adetlerinin kökeni, hapşırmanın kişi için önemli bir tehlike olduğuna
inanılan çok eski zamanlara gider.

İnsanlar asırlar boyu yaşamın sebebinin ruh olduğuna, ruhun ise insanın başı
içinde olduğuna, hapşırmanın bu hayati güce zarar verebileceğine inandılar.
Hapşırmanın soğuk algınlığı ile ilişkili olması bu inanış; güçlendirdi. İnsanlar
hapşırıklarını tutabilmek için her yolu denediler.

Milattan önce dördüncü yüzyılda Aristo ve tıbbın babası sayılan Hipokrat’ın
öğretileriyle insanlar, hapşırmanın başın yabancı maddelere karşı bir savunma
refleksi olduğunu öğrendiler. Hapşırma bir hastalığın başlangıcı olduğundan
hastalığın sonunun kötü bitmemesi için hapşırana ‘uzun yaşa’, ’sağlıklı yaşa’
gibi sözlerin söylenmesi adeti bu zamanlarda başladı.

Yaklaşık yüz yıl sonra Romalılar hapşırmanın iyi bir şey olduğuna, insanı
hastalıktan koruduğuna, hapşırığı tutmanın hastalığın kuluçkaya yatmasına belki
de ilerde ölüme sebep olabileceğine inandılar. Artık hapşıranlara ‘tebrikler’
veya ‘iyi şanslar’ deniliyordu.

Hapşırana ‘çok yaşa’ denilmesinin kökeni birçok kültürde bu şekilde olmasına
rağmen bir Hıristiyanlık deyimi olan ‘God bless you’ (Tanrı seni takdis etsin)
cümlesinin kökeni ayrıdır. Altıncı yüzyılda İtalya’da bulaşıcı ve öldürücü veba
hastalığının tüm şiddeti ile başlaması ve bu hastalığın belirtisinin kronik
hapşırma olması nedeniyle, hapşıranlara ‘God bless you’ denilmesi Papa
tarafından yasa olarak yayınlanmış ve mecbur kılınmıştır.

Bu yasa ile ayrıca hapşıranın çevresinde ‘God bless you’ diyecek kimse yoksa, o
kişinin kendi kendisine ‘God help me’ (Tanrı yardımcım olsun) demesi de tavsiye
edilmiştir.

Genelde ‘çok yaşa’ diyene ’sen de gör’ yani ’sen de benim yaşamımı görecek kadar
çok yaşa’ denilmesi de adettendir. Hapşırana ‘çok yaşa’ deyince hapşırmanın
kesileceğine inananlar da vardır.

daha fazlası www.forumover.com

Reklamlar

Sabun ile deterjanın farkı nedir ?

Ekim 15, 2009

Temizleme işi sanıldığı kadar basit
değildir. Bir mendilin bile yıkanmasında hayli karışık kimyasal ve elektriksel
olaylar olur. insanlar binlerce yıl temizlik işlerinde sabun kullandılar.
Sabunun ana maddeleri de hep aynı kaldı. Her sabun bir alkali madde ile değişik
türde bir yağın karışımıdır.

Sabun suda çökelme yapar, lavaboda, küvette halka şeklinde lekeler bırakır.
Sabunla yıkanan bardak ve tabaklarda lekeler oluşur. Sabunla yıkanmış giysiler
ütülenilirlerken sarı lekeler meydana gelir. Sabunun bu olumsuz sonuçlarının
sebebi, suda tabii olarak mevcut olan mineral ve asitlerle reaksiyona girince
çözülmesi ve suyla akıp gitmesi zor moleküller oluşturmasıdır.

Sabun temizlemeyi sadece yumuşak sularla yapabilir. Kullanma suları ise kalsiyum
ve magnezyum tuzları ihtiva eden sert sulardır. Sabun sert suda kesilir. Sert su
sabunlanınca dokunmuş kumaşa sıkı sıkı yapışan bir birikinti bırakır. Böylece
sabunun da bir kısmı bir işe yaramadan ziyan olmuş olur. Deterjanlar hem sert
hem de yumuşak suda yıkama özelliğine sahiptirler. Deterjan kelimesi Latince
temizlemek anlamına gelen ‘detergere’den gelir.

Deterjanın ortaya çıkışının temel sebebi ise sabunun temizlemedeki olumsuz
Özelliği ve yetersizliği değildir. Sabun doğal olarak yağlardan hazırlanır. Bu
insanın besin kaynağının yanlış bir şekilde tüketimi demektir. Sentetik deterjan
ise petrolden ve kömürden yapılır.

1890′larda üzerinde çalışılmaya başlanılan deterjanların yoğun bir şekilde
kullanımına II. Dünya Savaşı sırasında başlanılmıştır. Bu zamanlarda deterjana
duyulan ihtiyaç temizlemedeki üstün özelliklerinden dolayı değil, sabun
yapımında kullanılan yağların, askeri araç ve silahlarda yağlama yağı olarak
kullanılmasına duyulan ihtiyaçtır.

Deterjanın moleküler yapısı ve temizleme prensibi sabunla aynıdır. Sabun gibi
kirleri, yağ lekelerini ve katı parçacıkları sökerek bunların suda asılı durumda
tutulmalarını sağlar. Ancak deterjan sabunun yaptığı her işi yapabilirken sabun
birçok kullanım alanında deterjanın yerini alamaz. Deterjanın ıslatma ve
etkileme kapasitesi sabundan üstün olduğu gibi daha az miktarla aynı işi
yapabildiğinden daha da ekonomiktir.

Deterjanın temel özelliği suyun yüzey gerilimini azaltarak, temizlenecek
nesnenin içine iyice girmesini sağlamasıdır. Böylece katı parçacıkların ve
yağların oldukları yerlerden çıkmalarını kolaylaştırır. Onların yeniden
çökmelerini Önler. İçindeki kimyasal maddeler sayesinde yağ ve katı kirden daha
zor temizlenen ter ve kan lekelerini bile temizler.

Deterjan suyun sertliğinden de etkilenmez. Asitli ortamlarda bile etkilidir.
Petro-kimya ürünlerinden yapılan deterjanın içinde ayrıca elyaf koruyucu ve
dağıtıcı maddeler, esanslar, boyayıcı ve beyazlatıcı maddeler, cilt koruyucu
kozmetikler ile kullanım yerine uygun çeşitli katkı maddeleri vardır.

Deterjanın en önemli özelliklerinden biri köpüklenme gücüdür. Sert sularda bile
kolayca köpürür. Ne var ki bu özelliğin bir de olumsuz yanı vardır. Atık
sulardaki deterjan köpükleri arıtma tesislerinde ayrıştırılmazlar. Bu suların
akıtıldığı akarsu ve denizlerde kirlenmeye neden olurlar. Bunun için artık
‘yumuşak deterjan’ denilen, bileşenlerine kolayca ayrışabilen deterjanlar
üretilmektedir.

daha fazlası www.forumover.com


Evdeki çiçekler zararlımıdır ?

Ekim 13, 2009

Evimizdeki bitkiler veya süs çiçekleri
solunumlarında gündüzleri havadaki karbondioksiti alarak oksijen verirler ama
geceleri ise bizim gibi oksijen alarak karbondioksit verirler. Bu nedenle de
çiçeklerle aynı odada uyumanın, havadaki oksijen azalacağı için zararlı
olabileceği konusunda genel bir inanış vardır. Aslında bu doğrudur ama sanıldığı
kadar tehlikeli değildir.

Konuyu daha iyi anlamamız için bir bitkinin aynı anda yaptığı iki işi bilmemiz
lazım. Birincisi hücrelerin nefes alışı, ikincisi de ışık ve klorofil özümlemesi
diye de adlandırılan fotosentezdir. Bu iki olay tamamen birbirinden farklı, iki
ayrı işlemdir.

Tüm canlı hücrelerde olduğu gibi bitki hücrelerinin de yaşayabilmeleri için
havadaki oksijene ihtiyaçları vardır. Havadan nefes yolu ile aldıkları oksijenle
şeker gibi gıda moleküllerini yakarlar, enerji kazanırlar. Bu, gündüz ve gece
yaşamları boyunca durmaksızın devam eder.

Bitkilerin yapraklarındaki hücreler aynı zamanda gündüzleri ışıkla birlikte
fotosentez işlemini gerçekleştirirler. Yani bitki gündüzleri her iki işlemi
birlikte yaparken geceleri sadece nefes almaya devam eder. Fotosentez işleminde
bitkiler havadan karbondioksiti alıp oksijen verirler. Ancak hücreler buradan
çıkan oksijeni nefes almada tekrar kullanırlarken, nefes verişteki
karbondioksiti de fotosentezde kullanırlar.

Ortalama yetişkin bir insan, hareketsiz durumda bir dakikada 15, bir günde 20
bin kez nefes alır. Her solumada yarım litre hava ciğerlerine girer. Yani
dakikada 7-8 litre havayı ciğerlerine çeker ve tekrar verir. Bu, günde 11 bin
litre hava demektir. Aslında nefes alırken havadan oksijen alıp karbondioksit
veririz ifadesi de tam doğru değildir.

Aldığımız havada hem oksijen vardır, hem de karbondioksit. Verdiğimizde de aynı
şekildedir ama oranları değişiktir. Ciğerlerimize aldığımız havadaki oksijen
oranı yüzde 21 iken dışarı verdiğimizdekinde yüzde 16′dır. Yani her nefeste
aldığımız havanın yüzde 5-6’sı vücudumuzda oksijen olarak kullanılır.
Dolayısıyla havadan aldığımız günlük oksijen miktarı ortalama 570 litre
civarındadır.


Gündüzleri yeterli ışık altında, bitkilerdeki fotosentez işlemi, bitkinin nefes
almasından daha yoğundur. Yani ortaya fazladan oksijen çıkar ve gündüzleri
odanızdaki havadaki oksijen miktarını artırırlar. Geceleri ışık olmadığından ve
karanlıkta fotosentez işlemi yapılamadığından, nefes almaya devam eden
bitkilerden çıkan karbondioksit miktarı daha çoktur.

Evlerimizdeki bitkilerin veya süs çiçeklerinin gündüz çıkardıkları fazla oksijen
ve gece verdikleri karbondioksit miktarı, insanın soluduğu havanın içindeki
oksijen miktarı yanında o kadar azdır ki sağlığımızı etkileyebilmesi mümkün
değildir. Ancak kapısı, penceresi hava sızdırmaz küçük bir odada, dev bitkilerle
birlikte yatma gibi bir alışkanlığınız varsa başka tabii…

daha fazlası www.forumover.com


Bebekler neden sol kucakta tutulur?

Ekim 12, 2009

Yapılan çalışmalarda insanların farkında olmadan sağ ve sol ellerini
tercihli kullandıkları tespit edilmiştir. Annelerin çocuklarını sol
kollarında tutma temayülleri bir sevk-i ilahi olduğundan, bir anneye neden
çocuğunu kucağındayken solda tuttuğunu sorarsanız, çoğunlukla bunun herhangi
bir sebebinin olmadığını söyler. Bilhassa annelerin yavrularını sol
kucaklarına alıp sol kollarında tutmaları, araştırma mevzuu olmuştur.
Kadınların % 85’inin (yaşlarına ve evli olup olmadıklarına bakılmaksızın),
bebekleri kucaklarına aldıklarında sol kollarına alıp öyle tutmaları hususu,
‘Nature’ dergisinin 26 Şubat 2006 tarihli sayısında incelenmiştir.

İnsanların çoğunda beynin sağ tarafı, vücudun
sol tarafını ve duyguları kontrol etmede vazifedir. Bundan dolayı, bebeğin
ağlaması, gülmesi veya esnemesi gibi hissi uyarılar sol taraftan geldiğinde,
anne tarafından daha kolay algılanır. Bebek sağ kucağa yatırıldığında ise,
bebekten gelecek tepkiler, annenin sol yarımküresine yönlendirilir. Fakat
beynin sol tarafı duyguların analiz ve değerlendirilmesinde vazifeli
olmadığından, bebek ile anne arasındaki iletişimde kopukluklar yaşanabilir.

Bebeklerin emniyet hissi sağlıklı gelişmeleri
açısından çok önemli olduğundan, bebek annesinin kalp atışlarını duyma
ihtiyacı hisseder. Anneler açısından gayri ihtiyari gerçekleşen ve
Rabb’imizin merhamet ve şefkatinin annelerdeki tezahürlerinden biri olan
bebeği sol koluyla sol kucağında tutma tercihi, bu ihtiyacı karşılamaya
hizmet eder.

Bu davranışın vücudumuzdaki organların fiziki
yerleşimiyle de bağlantılı olduğu düşünülmektedir. İnsan bedeni anatomik
açıdan simetrik yaratılmış olmasına rağmen, bazı iç organları asimetrik
olarak yerleştirilmiştir. Mesela oldukça ağır olan karaciğer sağdadır: İki
loblu akciğerin sağ lobu, sağ el, kol ve bacak soldakilere nispeten daha
ağırdır. Solda zannettiğimiz kalb de oraya yakın bir yerde bulunur. Anatomik
açıdan kalbin üst kısmı sola yatık olduğundan ve kalb sesleri kalbin üst
tarafından geldiğinden, kalbimiz tam solda zannederiz. Bütün iç organların
bu şekilde yerleştirilmesiyle, vücudun kütle merkezi ortada değil tam olarak
bilemediğimiz hikmetlere binaen, hissedilir derecede sağ tarafta takdir
edilmiştir.

Fiziki kanunlar açısından ayakta dengeli
durabilmemiz için ağırlık merkezinden geçen dikey çizginin, zeminde iki
ayağımızın ortasına denk gelmesi gerekir. Anneler bebeklerini sağ kollarına
ve bacaklarına alsalardı, destek gereği sol kollarını da sağa doğru
çekeceklerinden, zaten sağ tarafta olan kütle merkezi iyice sağa kaymış
olacak ve dengenin sağlanmasında zorluklar yaşanacaktı. Böyle bir durumda
anneler ani bir dengesizlikte düşme tehlikesi yaşayacakları gibi, evlatları
da tehlikeye maruz kalabilecekti.

Bebek gayrı ihtiyari olarak annenin sol
kucağına yatırıldığında ise, annenin sağda olan ağırlık merkezi sola (
vücudun ortasına) doğru kayarak denge daha da güçlendirilmiş olur. Dengeyi
kaybetme tehlikesi olmaksızın bebek kucakta emniyet içinde rahatlıkla
taşınır.

Öte yandan, kucakta tutulan bebeğin annenin
kütle merkezine tesiri ve ağırlığının annenin her iki koluna dağılması da
çok önemlidir. Bebek sol kola alındığında bebeğin ağırlığının çoğu solda;
sağ kola alındığında ise ağırlığının çoğu sağda olur. Annenin sağda olan
kütle merkezini ortaya doğru kaydırmak için bebek sola alınmalıdır. Bebek
sol kucağa alındığında, başının ağırlığı annenin sol kolu üzerine, geri
kalan kısmının ağırlığı ise sağ koluna biner. Diğer bir ifadeyle bebeğin
kütle merkezi, sağ kola daha yakın olur ve daha güçlü olan bu kol daha fazla
yük taşır. Sol kol zayıf olduğundan sadece bebeğin kafasını dikkatlice
desteklemekte kullanılır. Anne, bebeği sağ kucağında tutarsa, zayıf olan sol
koluna daha fazla yük bineceğinden bu defa anne, bebeği taşımakta zorlanır.

Annelerin bebekleri gayri ihtiyari sol
kucaklarına almalarının bebeğe daha fazla emniyet kazandırdığı da tespit
edilmiştir. Bir çarpma, darbe veya düşmeye karşı insan genelde sağ kolunu ve
omzunu siper alır. Sol kucağa alınan ve başı sol tarafa doğru tutulan bebek
böyle bir tehlike karşısında emniyette olur. Mesela, düşme anında anneler
bebeği sağ kucağına alıp,başını sağ tarafta tutsalardı, kendisinin korumak
isteyen anne farkında olmadan sağ elini bırakacak ve bebeğin kafası bir yere
çarpma tehlikesi geçirecekti.

Hadiseye bebek açısından yaklaşacak olursak,
annenin bebeği sol koluna yatırıp tutması, dengesini daha iyi sağlamasının
yanında, sol kolda tutulan ve yüzü annesinin sinesine dönük olan bebeğin sağ
tarafına yatmış olması da önemlidir. Çünkü insanın yatma şekliyle sağlığı
arasında münasebet vardır. En rahat yatma şekli, bebeğin anne karnındaki
duruş şeklidir. Sağ eli başın altına koyup sağa dönerek yatıldığında, kalbe
baskı olmaz ve rahat nefes alıp verilir. Bu yatma şekli Peygamberimiz ’in (sas)
sünnetlerinden olup, yatma adabı olarak uygulanmaktadır. Bebekler sol kola
alınıp yatırıldığında anne karnındaki yatış pozisyonunu kazanırlar.Böylece
alışık oldukları konumda yattıklarından çabucak sakinleşir veya uykuya
dalarlar.

Açıkça görülüyor ki, meseleyi farklı yönlerden
ele aldığımızda bebeklerin sol kucağa alınıp, sol kol ile desteklenmeleri
hem bebek, hem de anne açısından çok sayıda fayda sağlamaktadır. .

daha fazlası www.forumover.com


Zenginlik şeker hastası yapıyor!

Ekim 10, 2009

Yüzyıllardır
sebze ve pirinç temelli bir yemek alışkanlığı ile sıkı çalışmaya alışmış
Asyalıların son onyıllarda zenginleşen kesimi, refah ve rahatlığa alışırken
şeker hastalığı tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.Sağlık uzmanları
yüzyıllardır metabolizmaları az yemek ve sıkı çalışmaya dayalı bir yaşam
biçimine uyum sağlamış Asyalıların zenginleşen kesimlerinin,
hamburger, çizburger, lazanya, tavuk kanadı kızartması gibi yeni yemek
seçeneklerinin yanı sıra daha az hareketli bir yaşam sürmeye başlayınca şeker
hastalığı risklerinin arttığını belirtiyor.

Hong Kong’daki Çin Üniversitesi’nden tıp profesörü Clive Cockram durumu şöyle
özetliyor:

“Eğer eskiden fakir bir hayat sürüyorsanız ve aniden bolluğa kavuşursanız,
siz daha fazla risk altındasınız demektir.”

Sağlık uzmanları, şeker hastalığının Asya’da ve diğer ülkelerdeki Asyalı
topluluklarda salgın boyutunda yaygınlaşabileceğinden de korkuyorlar.
Asyalıların
şeker hastası olma riski, Kafkasyalılardan 4 kat fazla.

-AIDS’TEN ÇOK ŞEKER HASTASI-

İngiltere’deki Warwick Hastanesi şeker hastalığı uzmanı Şirin Boardman, “AIDS
hastasından çok şeker hastası var. Kısa bir süre sonra şeker hastalığı
gelişmekte olan ülkelerin ana sağlık sorunu haline gelecek” diyor.

Warwick Hastanesi kayıtlarına göre, Britanya’daki 40 yaşın üzerinde her 4
Asyalıdan biri ve Pakistan kökenlilerin yüzde 40′ı şeker hastası olacak.

Moğolistan’dan kuzeyde Japonya’da güneyde ise Yeni Zelanda’ya uzanan Batı
Pasifik bölgesinde, bugün 67 milyon olan şeker hastası sayısının 2025′te 100
milyonu bulacağı tahmin ediliyor.

-TUTUMLU GEN TEORİSİ-

Diyabet uzmanlarından bazıları, kısaca “tutumlu gen teorisi” denilebilen bir
görüşü savunuyor.

İngiltere’den bir diyabet uzmanı Kirpal Warwa, “Açlığın aslında insanları
şeker hastalığından koruduğunu savunan bir teori var” diyor.

Bu görüşe katılan Cockram, “İnsan organizması asıl olarak binlerce yıl
boyunca, insanı açlıktan ölmekten, yoksunluktan ve avlanıp öldürülmekten korumak
için birçok koruyucu mekanizma geliştirmiştir. Bu mekanizmalar bizi,
geliştikleri ortamın tamamen zıttı olan şu anki çevremizin etkilerinden
korumazlar” dedi.

“Tutumlu gen” teorisine göre, eksik beslenmiş bir fetus muhtemelen daha küçük
bir pankreasa sahip olacak ve bu pankreasın yaşamın daha sonraki dönemlerinde
bolluk ve şeker zengini bir beslenme tarzıyla başetme gücü daha az olacak.

Pakreas, insanın şekeri kullanması ve depolamasına yardımcı olan ensülini
üretiyor. Ama vücudumuz yeterince ensülin üretemez ya da ensülini uygun biçimde
kullanamazsa, şeker uygun biçimde depolanıp kullanılamaz, kanda birikir ve bu da
şeker hastalıklarına yol açar.

Dünyada toplam 246 milyon şeker hastası var ve bu rakamın 2025′te 380 milyona
ulaşması bekleniyor. 2003′te tüm dünyadaki şeker hastalarının sayısı 194
milyondu.

Her yıl dünyada şeker hastalıklarına bağlı olarak 3 milyon kişinin öldüğü
belirtiliyor.

-ÇARE HERKES İÇİN AYNI-

Hong Kong Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Karen Lam’a göre Asyalılar için
de şeker hastalıklarının çaresi, diğer insanlarla aynı: “daha az yemek, daha
çok egzersiz yapmak.”

Henüz bir tedavisi olmayan şeker hastalığı sadece yaşlıların hastalığı da
değil.

Japonya’da lise öğrencileri arasında 2. tip şeker hastalarının sayısı her 100
bin kişi için 1976-1980′de 7,3 iken, 1991-1995 arasında 13,9′a çıktı.

daha fazlası www.forumover.com


Kol kası geliştirme

Ekim 10, 2009

Kol kası geliştirmek bayanlar için de önemlidir ama kimi kandırıyorum ki bayanların umurunda bile değil ! bu konuya takan biz erkekleriz. Bodytr.com kol kası geliştirmek için 90’ların en tanınan vücutçularından olan Mike Matarazzo’nun önerisi olarak yayınlanan yazının çevirisini sizlere sunuyor. Kol kaslarını geliştirmek isteyen herkese armağan olsun

3 Ayda Adaleli Kollara Nasıl Sahip Olabilirim?
Mike Matarazzo’dan Öneriler

Bana sorarsanız yaz aylarında yapılabilecek en güzel şey kollarınıza bayram ettirmektir. Kış aylarına nispeten vücudun üst kısmı ve kollar açıkta ve gösterişe açık olacağından, tembelce tatil yapmayı bırakıp en yakın Fitness-Body salonlarından birine uğrayınız.

Kol Kası Geliştirme Kolları Kontrol Etmek:

Herkes güçlü ve gösterişli kollara sahip olmak istiyor, fakat bu istek kontrolsüz egzersizler sonucunda ters tepiyor… Gereğinden fazla kollara pazılara yüklenmek, pazıların gelişmesi yerine onların çok kullanılmaları, aşındırılmaları sonucu küçülebiliyor veya büyümüyor… Çünkü yapabildiğimiz diğer birçok alıştırmada da kollara, pazılara yükleniyoruz.

Ben haftada en fazla iki seans kol çalışmayı tavsiye ederim ve bunu arka ve ön kol pazılarının çalışmasıyla kombine etmeyi öneririm… Önerimde iddialı olmak istemem, herkesin kendine uygun bir egzersiz usulü-tekniği olur, olabilir… Ben çok kişinin sırtına yüklenerek kol çalışırken gördüm. Olabilir, belki öyle çalışanlar kendilerince iyi netice alabilirler, fakat o türden çalışma bana göre değil.

Size önerdiğim bu üç aylık genel kol çalışmasında evvela işe ön kol pazı egzersiziyle başlamanızı tavsiye ederim… Ve ön kol pazısı (Biceps) ile arka kol pazısı (Triceps) kombine ederek çalışacağız.

Üç aylık çalışmamızda kollara-pazılara öncelik vermek vücudun diğer kısımları için yapacağımız alıştırmalardan azda olsa feragat etmemizi gerektirecek. Aşağıda vereceğim çalışma programında vücudun nerelerini hangi sıklıkla çalıştırabileceğimizi gösterdim. Üç aylık kol-pazı programım vücudun diğer kesimleri içinde yaratıcılık içeriyor… Mesela setler arasında 30 saniyelik dinlenmeyi öneririm, çünkü kasların hep sıcak kalmasını isterim ve birçok bodybuildingcinin daha uzun süre dinlendirdiklerini de biliyorum… Ama dediğim gibi ben nasıl terliyorsam, adaleleriminde hep sıcak kalmaları ve soğumamalarını isterim.

Önerim, farklı alıştırmalar yapın ve adalelerinizi şoke edin, göreceksiniz adalelerinizin pozitif değişime girecek. Farklı egzersizlerle, farklı kilolarla yapacağınız tekrarlar pazıları geliştirecektir; ama hep aynı egzersiz ve kilolarla yapacağınız tekrarlar gelişime engeldir. Konsantrenizi bozup teknik ve kontrolünüzü kaybetmeyiniz.

İlk bir buçuk aylık programda 3 temel alıştırma var. 1. ayakta barla yapılan, 2. oturarak dambıllarla yapılan, 3. SZ barla dayanılarak yapılan hareketler… Bana göre bu üç temel hareket en iyi kas yapma egzersizleridir… Kolay egzersizler değildirler fakat pazıdaki en ince kasları bile geliştirir, çalıştırırlar.

İlk bir buçuk ay bahsettiğim bu 3 temel alıştırmayla çalışın. Her alıştırmadan 4–5 set çalışın ve her sette en az 12 tekrar yapın. Ağırlıkları yeterince yerleştirin ve son iki sette pazılarınızın yandığını hissedin, her antrenmanda dönüşümlü olarak temel programları uygulayın.

Kol Kası Geliştirme Bar’la Ayakta Çalışma:

Elinize bir bar alın, ayaklarınızı 18 cm açın, omuz genişliğinde iki elinizle barı tutun, barı göğsünüzün üstüne kadar kaldırın ve yavaş yavaş tam olarak indirin. Dinlenmeden tekrar göğüs hizasına çıkın. Dirsekler vücudun 2 cm önünde olsun ve hiçbir tekrarda kaslarınızın dinlenmesine müsaade etmeyin. Omuzlar dik, sırt kasları gergin olmalı. Eğer sırt kaslarınız gergin değil de, bel kaslarınız gerginse hareketi yanlış yapıyorsunuz demektir.

Öne doğru eğilmeyiniz, dizlerinizi kırmayınız, kafanızı sağa sola çevirmeyiniz ve egzersize konsantre olunuz… Tersi durumlarda vücudunuzu gereksiz yorar, bir şeyler yaptığınızı zannedersiniz ama kendinizi kandırırsınız.

Kol Kası Geliştirme Oturarak Dambılla Çalışma:

Bu pozisyonda mühim olan iki kolla birlikte çalışmaktır. Bir birini, bir ötekini değiştirerek çalışmayınız. Göreceksiniz eğer usulünce yapılırsa bu hareket kolları, pazıları en çok yakan alıştırmadır. Yeter ki doğru yapılsın.

90 derecelik bir banka oturunuz, yerleşerek pozisyon alın ki sadece dirsekten aşağısı hareketli kalabilsin. Vücudunuzdan kuvvet alarak dambel kaldırmayın, kendinizi kandırmayın… Kilolarla oynayıp ta, bankta dans edercesine hareketli olmayın. Kaldırabileceğiniz kilolarla çalışın, etrafınızdakilerin bakışları konsantrenizi bozmasın, kilolarda da fazla cimri olmayın ki pazılarınız yansın, ama omuzları da yırtmasın.

Ellerinizde dambıllarla bankta oturuyorsanız, her iki elinizle aynı zamanda çalışın, kendinizi kilolara konsantre edin, yalnız dirsek altından itibaren kollarınız hareketli olsun, dirsekler göğsünüzde olsun fakat oynatmayın. Dirseklerinizi vücudunuzdan 5 cm ileri çıkarın ve omuz hizasının dışına çıkartmamaya çalışın.

Dambılı aşağı indirirken, tam aşağıya indirin ve hiç dinlenmeden tekrar kaldırın. Dambılları aşağıda sarkıtıp bırakmayın, kontrollü ve yavaşça indirin. Eğer kontrolle indiremiyorsanız, hafif kilo ile çalışın.

Dambılları kontrollü ve aynı zamanda kaldırıp indirmeye çalışın, eğer kollar birbirleriyle uyumsuz çalışırlarsa vücut çalışan kola doğru meyleder ve egzersizden istenilen verim alınamaz.

Kol Kası Geliştirme SZ-Barla Çalışma:

bayan-preacher-curl

SZ barla yapılacak alıştırmalar en çok yanlışın pratik edildiği egzersizlerden birisidir. İnsanlar banklarda pozisyon almak için döner dururlar. En iyisi az kilolardan yavaş yavaş artırarak başlayın ve bilinci pazı geliştirmek için en ideal aletlerden biriyle çalışıyorsunuz. Ben eskiden düz barla çalışırdım ama şimdi SZ barla çalışıyorum. Barların farklılığı önemlidir. Çünkü farklı tutuş ve kavramalar, bilekleri farklı oranlarda zorlar.

Örneğin SZ barla yaptığınız çalışmalarda bilekleriniz dışa çevrilmeye meyillidir ve pazıyı izole eder. Düz barla ve geniş bir kavrayışla yapılan alıştırma pazının bütününe, bilekten yukarısına ve omuzlara da girer. Barın genişçe kavranması genelde adalenin bütününün gelişmesi için iyidir. Aynı etki dambıllarla yapılan çalışmalarla da görülür… Diğer iki temel egzersizde geniş tutuş yaptığımız için SZ Barda dar kavrama yapılmasını öneririm…

SZ Barla yapacağınız çalışmayı oturarak yapınız, ayakta yapılan durumlarda genellikle bele yüklenilir ve bu alıştırma zarar vericidir. Hafif kilolarla SZ-Barla çalışmayı iyice pekiştirene kadar çalışın… Koltuk altlarınızla banka iyice yaslanın. SZ-Barı kullanırken omuzlarınızdan kuvvet almamağa çalışın. Yalnızca pazı kuvvetiyle ağırlıkları indirip kaldırmağa konsantre olun, yalnızca alt kol kısmı çalışsın… Barı tam indirmeyin, gerginlik hep kalsın.

Kol Kası Geliştirme Makaralı Halatla Çalışma:

İlk bir buçuk ay yukarıdaki 3 temel egzersizi yaptıktan sonra ikinci bir buçuk aya makaralı halatla tek kol alıştırmayı ekleyin.

Bu alıştırma benim sevdiğim ve enteresan olabilecek bir tekniğe sahiptir. Makaralı bir halatın yanında durun, tek elle çalışacağınız aleti takın, başparmağınız dışarıda kalmayacak şekilde tutun ve halatı hafif yana çekin… Makaralıdan bir adım geri çekilin, kollarınızı diğer alıştırmalarda olduğu gibi bir kaç cm öne çıkarın ve katiyen makarayı tam bırakmayın, ellerinizi makaralı halatın devamıymış gibi farz edin…

Hafif kilolarla başlayın, tekniği tam olarak kavradıktan sonra kiloları artırabilirsiniz…. Daha önceki temel alıştırmaları karıştırarak uygulayabilirsiniz demiştim ama, tek kolla yapacağınız son alıştırmayı lütfen daima en sona bırakın. Çünkü bu alıştırma adalede ne var ne yoksa hepsini gün yüzüne çıkarır ve yorar ve hakikaten damarlarınızı hisseder, pazınızın irileştiğini görürsünüz.

Kol Kası Geliştirme Basitlik Verimlilik Demektir:

Biliyorum benim programımı okuyanlar, “Pöh 3 ayda 4 alıştırma bu çok kolay ve basit” diyeceklerdir. Verimlilik için böyle sınırlı çalışmak olmazda diyebilirler. Evet kağıt üzerinde kolay görünüyor ama salona girip yüzde yüzlük bir irade ile uygularsanız ne kadar zor, verimli ve faydalı olduğunu çok kısa zamanda göreceksiniz…

İnsanların benim kolay (!) uygulanabilir programımı hafife almalarını da normal karşılıyorum. Çünkü, bodybuilding’cilerin gereksiz şekilde egzersizleri çoğaltmaları, zorlaştırmaları maalesef bu sporu komplike bir hale getiriyor. Bu komplike programların verimsizliğini birçok cihetten ispatlayabilirim. Eski şampiyon bodybuilding’cilerin (en ünlüler dahil) öyle komplike aletlerle değil, berbat ağırlık hatta beton dökülmüş demirlerle çalışmışlardır… Onlarda komplike metotlar, programlar, aletler yoktu ama içten, yoğun, sıkı ve disiplinli çalışma-antrenman tempoları vardı.

Vücudunuzun görüntüsünü dahilden harice değiştirmek kolay bir uğraş değildir. Kendinize acı vermeli, kendi kendinizi yormalısınız. Kendi kendini zorlamak ve kendine acı vermek insanın en hoşuna gitmeyen şeylerin başında gelir. Daha da ileri gideyim; savaşa gidiyormuş gibi girin stüdyoya. Kendinizi bir savaşa, çok yoğun bir işe hazırlamalısınız…

Bu irade ve istekle girdiğiniz stüdyodan, işinizi yapıp çıktıktan sonra size garanti veriyorum, müthiş hafifleyerek ve vazifesini yapmış bir insanın rahatlığını hissedeceksiniz.

Evinize gidin dinlenin, sağlıklı besinlerle beslenin ve ertesi gün programa devam edin… Değişikliği göreceksiniz.

Cesaretinizi kaybetmeyin, eğer pazılarınız zayıfsa bu değişebilir. Her insanın yapısı farklıdır, farklı egzersizlerde yapabilirsiniz ama zikrettiğim 4 alıştırmayı ihmal etmeyin. İçtenlikle yoğun ve sıkı çalışın. Üzülmeyin bir gün sizde daha büyük gömlekler satın almak mecburiyetinde kalacaksınız.

Kol Kası Geliştirme Mike Matarazzo’nun Antrenman Programı ve konunun tamamı için buraya tıklayarak bodytr.com sayfasına yönlenebilirsiniz.

daha fazlası için www.forumover.com


Siyah üzüm kanserden koruyor !

Ekim 10, 2009

Kara üzümün faydaları:

Siyah
üzüm suyunun, kanser ve kalp hastalıklarını önlemeye yardımcı olduğu tespit
edildi

İskoçya’nın Glasgow Üniversitesi’nce yapılan araştırmada,
piyasadaki meyve sularının içerdiği antioksidan miktarı ölçüldü. Hücrelere zarar
vererek, yaşlanmadan kansere kadar birçok sağlık sorununa yol açan serbest
radikalleri etkisiz bırakan antioksidanlar açısından en zengin meyve suyunun
siyah üzüm suyu olduğu ortaya çıktı.
Elma, nar ve yabanmersini sularının da bol miktarda antioksidan içerdiği
belirlendi. Uzmanlar, vücudun ihtiyaç duyduğu antioksidanları alabilmek için
günde 5 porsiyon meyve-sebze yenmesi gerektiğini hatırlatarak, antioksidan
açısından zengin bir bardak meyve suyunun bir porsiyon meyve yerine
geçebileceğini kaydetti.

daha fazlası www.forumover.com