Neden çok yaşa denir ? anlamı

Ocak 12, 2010

Hapşıran bir kişiye ‘çok yaşa’ demek adeti hemen hemen her kültürde vardır.
Anlam olarak biraz değişik de olsalar sonuçta aynı kapıya çıkarlar. Hapşıranlara
İngilizlerin ‘God bless you’, Almanların ‘gesundheit’, İtalyanların ‘felicita’
deme adetlerinin kökeni, hapşırmanın kişi için önemli bir tehlike olduğuna
inanılan çok eski zamanlara gider.

İnsanlar asırlar boyu yaşamın sebebinin ruh olduğuna, ruhun ise insanın başı
içinde olduğuna, hapşırmanın bu hayati güce zarar verebileceğine inandılar.
Hapşırmanın soğuk algınlığı ile ilişkili olması bu inanış; güçlendirdi. İnsanlar
hapşırıklarını tutabilmek için her yolu denediler.

Milattan önce dördüncü yüzyılda Aristo ve tıbbın babası sayılan Hipokrat’ın
öğretileriyle insanlar, hapşırmanın başın yabancı maddelere karşı bir savunma
refleksi olduğunu öğrendiler. Hapşırma bir hastalığın başlangıcı olduğundan
hastalığın sonunun kötü bitmemesi için hapşırana ‘uzun yaşa’, ’sağlıklı yaşa’
gibi sözlerin söylenmesi adeti bu zamanlarda başladı.

Yaklaşık yüz yıl sonra Romalılar hapşırmanın iyi bir şey olduğuna, insanı
hastalıktan koruduğuna, hapşırığı tutmanın hastalığın kuluçkaya yatmasına belki
de ilerde ölüme sebep olabileceğine inandılar. Artık hapşıranlara ‘tebrikler’
veya ‘iyi şanslar’ deniliyordu.

Hapşırana ‘çok yaşa’ denilmesinin kökeni birçok kültürde bu şekilde olmasına
rağmen bir Hıristiyanlık deyimi olan ‘God bless you’ (Tanrı seni takdis etsin)
cümlesinin kökeni ayrıdır. Altıncı yüzyılda İtalya’da bulaşıcı ve öldürücü veba
hastalığının tüm şiddeti ile başlaması ve bu hastalığın belirtisinin kronik
hapşırma olması nedeniyle, hapşıranlara ‘God bless you’ denilmesi Papa
tarafından yasa olarak yayınlanmış ve mecbur kılınmıştır.

Bu yasa ile ayrıca hapşıranın çevresinde ‘God bless you’ diyecek kimse yoksa, o
kişinin kendi kendisine ‘God help me’ (Tanrı yardımcım olsun) demesi de tavsiye
edilmiştir.

Genelde ‘çok yaşa’ diyene ’sen de gör’ yani ’sen de benim yaşamımı görecek kadar
çok yaşa’ denilmesi de adettendir. Hapşırana ‘çok yaşa’ deyince hapşırmanın
kesileceğine inananlar da vardır.

daha fazlası www.forumover.com

Reklamlar

Anneler günü tarihçesi

Kasım 27, 2009

Anneler gününün nereden kaynaklandığını anlatanlar günün yaratıcısı olarak
hep annesini kaybetmiş olan küçük bir kızdan bahsederler. Gerçekte ise bu fikri
hayata geçiren Anna Jarvis annesini 1905 yılında kaybettiğinde 41 yaşındaydı.

Asıl mesleği öğretmenlik olan 1864 doğumlu Anna Jarvis, 1902 yılında babası
ölünce annesi ile beraber ABD’de, Philadelphia’da yaşamaya ve çalışmaya başladı.
Üç yıl sonra 9 Mayıs 1905′de de annesini kaybetti. Sürekli annesi ile beraber
yaşamasına rağmen öldükten sonra “Ona hayatta iken gerekli ilgiyi
gösteremediği”ne inanıyor ve bunun ezikliğini duyuyordu.

İki sene sonra Mayıs’ın ikinci pazarında, annesinin ölüm yıldönümünde
arkadaşlarını evine çağırdı ve bu günün anneler günü olarak ülke çapında
kutlanması fikrini ilk onlara açtı. Fikir kabul gördü, anneler memnun kaldı,
babalar itiraz etmedi, Amerika’nın önde gelen bir giysi tüccarı da finansal
desteği sağladı.

İlk anneler günü Jarvis’in annesinin 20 yıl süresince haftalık dini dersler
verdiği Grafton’daki bir kilisede, 10 Mayıs 1908′de, 407 çocuk ve annesinin
katılımı ile kutlandı. Jarvin her bir anneye ve çocuğa kendi annesinin en çok
sevdiği çiçek olan karanfillerden birer tane verdi. O günden sonra, temizliği,
asaleti, şefkati ve sabrı ifade eden beyaz karanfil Amerika’da anneler gününün
sembolü olarak kabul edildi.

Sıra anneler gününü “milli bir gün” olarak kabul ettirmeye gelmişti. Jarvis,
tarihte tek bir kişi tarafından gerçekleştirilen en başarılı mektup yazma
kampanyası ile gazete patronlarından işadamlarına, devlet adamlarından din
adamlarına kadar ulaşabildiği herkese bu fikrini iletti. Fikir o kadar çok ve
çabuk kabul gördü ki, Senato onaylamadan çok önce, bir çok eyalet ve şehirde
anneler günü kutlamaları gayrı resmi olarak başlatılmıştı bile.

Sonunda 8 Mayıs 1914′de Senato’nun onayı, Başkan Wilson’ın da imzası ile
Mayıs’ın ikinci pazarı ‘Anneler Günü’ olarak resmen ilan edildi. Çok kısa sürede
diğer ülkelere de yayılan bu gün çiçek ve tebrik kartı satışlarının tavana
vurduğu bir gün oldu.

Anna Jarvis sonunda muradına ermiş, kampanyasını başarı ile sonuçlandırmıştı ama
kendi hayatı pek mutlu sonla bitmedi. Yoğun çalışmadan evlenmeye ve çocuk sahibi
olmaya fırsat bulamadı. Her anneler günü onun için bu yönden acı oldu.

Daha ziyade dini ağırlıklı bir kutlama olarak düşündüğü bu günden ticari çıkar
sağlamaya çalışanlara karşı hukuki savaş açtı. Davaların hepsini kaybetti.
Dünyadan elini eteğini çekti. Bütün gelirlerini hatta ailesinden kalan evini
bile kaybetti.

Kalan hayatını- adadığı, gözleri görmeyen kız kardeşi Elsino-re’da 1944′de
ölünce sağlığı da tehlikeye girdi. Dostları ona destek vererek son yılını
sanatoryumda geçirmesini sağladılar. Bütün dünya annelerinin en azından senede
bir gün mutlu olmalarını sağlayan Anna Jarvin, mutsuz, yarı görmez ve yalnız bir
şekilde 1948′de 84 yaşında öldü.

Ülkemizde de Türk Kadınlar Birliği’nin girişimi ve önerisi üzerine 1955 yılından
beri Mayıs ayının ikinci Pazar günü ‘Anneler Günü’ olarak kutlanmaktadır.

 

 

daha fazlası www.forumover.com


Sela verilmesi !

Kasım 25, 2009

Ezan Müslümanlıkta namaz vaktini bildirmek
ve namaza çağırmak için minareden yüksek sesle ve makamla okunan, kalıplaşmış
kutsal sözlerdir.

Hicretten sonra Medine’de uzakta oturan Müslümanlara namaz vaktinin geldiğini
bildirmek gerekiyordu. Boru veya çan çalınması, ateş yakılması, mescidin damına
bayrak asılması başka dinlere ait özelliklerdi. Önceleri bu çağrı görevi Bilal-i
Habeşi’ye verildi. O sadece yüksek sesle ‘el-salat’ (namaza) veya ‘el-salatu
cemian’ (toplu olarak namaz) diye sesleniyordu. Namaz vakitleri bir süre böyle
bildirildi.

Bir gün Abdullah bin Zeyd gördüğü rüyada öğrendiği sözleri Hz. Muhammed’in
isteği ve onayı ile Bilal-i Habeşi’ye öğretti. Böylece sözleri kesinleşen ezan o
tarihten sonra İslam dininin en önemli simgelerinden biri haline geldi. Ezan
önceleri yüksek binaların üzerinde okunuyordu, ilk minare hicretin 58. Yılında
Muaviye zamanında Mısır Valisi Mesleme bin Muhalled tarafından Amr Ibnül-As
camiinin yanına yapıldı.

Müslüman ülkelerde ezanla doğup, ezanla yaşayanlar için ezan yaşamın ayrılmaz
bir parçasıdır. Ancak cuma günleri, cuma namazından önce verilen salanın ne
anlama geldiğini çoğu kişi bilmez. Bir cenaze olduğunda da verildiğinden
bazıları salanın ölümle ilgili olduğunu sanır.

‘Sala’, dua, namaz, ahret anlamlarına gelir. Genel anlamda Hz. Muhammed’e
Allah’tan selam ve esenlik dileyen bestelenmiş dualardır. Salanın tarihi ezana
göre oldukça yenidir. Müslümanlığın başlangıcında minarelerden sala vermek adeti
yoktu. Cuma namazından önce sala verilmesi usulü ilk defa 1300 yılında Mısır
hükümdarı Melik Nasır Kalavun’un emriyle uygulamaya sokulmuştur.

Salavat, Hz. Muhammed’e ve onun soyundan gelenlere saygı ifade etmek için okunan
dualardır. İnsanların tehlikeli bir durumla karşılaşınca ’salavat getirmesi’
deyimi de buradan kaynaklanır. Sala vermek bir açıdan minareden salavat okuyarak
namazı haber vermek olarak da kabul edilebilir.

Sala eskiden çeşitli vesilelerle daha sık verilirmiş. Zamanımızda genellikle
cuma namazları, bayram namazları, zaman zaman da sabah namazlarından önce
verilmektedir. En bilineni cuma günleri namazdan bir saat veya 45 dakika önce
verilen cuma salaşıdır.

Cenaze için kılınacak namazı haber vermek amacı ile de sala verilir. Eskiden
cenaze salası sadece önemli, hatırlı, varlığı yaşadığı çevreye şeref ve itibar
kazandırmış kişiler için verilirmiş. Günümüzde yakınlarının talebi halinde
herkes için verilmektedir.

daha fazlası www.forumover.com


Noel baba gerçekmi ? ve tarihçeçesi

Kasım 23, 2009

Ren geyiklerinin çektiği kızağıyla, göbekli,tombul yanaklı, beyaz sakallı, kırmızı giysili Noel Baba kişiliği hangi dinden
olursa olsun tüm dünyada benimsenmiştir. Noel Baba’nın asıl ismi Aziz Nikola’dır.
Üçüncü yüzyılda Antalya’da, Myra’da (bugünkü ismi Demre) dünyaya gelen Nikola
yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Anadolu’da yaptığı iyiliklerle
efsaneleşerek aziz mertebesine yükselmiş, zamanla denizcilerin de koruyucu azizi
olmuştur.

Aziz Nikola’nın kızağını çeken ren geyikleri yerine yaşlanmış bir eşeği vardı.
Noel öncesi değil, 6 Aralık olan Hıristiyanların yortu gününde çevreyi dolaşır,
hediye dağıtırdı. Aziz Nikola geleneğine en çok sahip çıkan ve onu Amerika’ya
taşıyan Hollandalılar oldu. Hollanda dilinde Saint Nicholas ismi ‘Sinterklaas’
diye yuvarlanarak söyleniyordu. Bu söyleyiş şekli zamanla ‘Santa Claus’ halini
aldı.

Noel Baba’nın başlangıçta Avrupa’da da eşeği vardı. 16. yüzyılda Hollanda’da
çocuklar Santa Claus’un gelmesine yakın kapılarının önüne, içi eşeği için
hazırlanmış yiyeceklerle dolu tahta ayakkabılar bırakırlardı. Santa Cİaus da
bunun karşılığında ayakkabılara çeşitli hediyeler koyuyordu. Amerika’da ise
ayakkabıların yerlerini bacaların ve şöminelerin kenarlarına asılan çoraplar
aldı.

Noel Baba’nın kızaklı, ren geyikli, canlı, kırmızı giysili, kalın sesli gülüşlü
kimliği Amerika’da gelişti. Ren geyikleri çok önem verildikleri Kuzey Avrupa
kültüründen aktarıldılar. Bugünkü kimliğinin detayları ilk olarak Clement Clarke
Moore’un bir çocuk şiirinde belirlendi. Kırmızı yanaklı, göbekli, beyaz sakallı
Noel Baba’nın görsel imajını, 19. yüzyılda çizgi roman ressamı Thomas Nast
yarattı.

Dünya nüfusu 2000 yılında 6 milyara ulaştı, her sene de yaklaşık 84 milyon
artıyor. Bunun 2 milyarı 18 yaşın altında. Her ne kadar Noel Baba inancı sadece
Hıristiyanlık değil diğer dinlere de yayılan bir nevi ortak kültür haline
gelmişse de yılbaşında Noel Baba’dan hediye uman çocuk sayısının 400 milyon
civarında olduğunu kabul edebiliriz. Bu da her evde ortalama 3 çocuk hesabından
130 milyon ev yapar.

Bu durumda Noel Baba 24 saatte 130 milyon evi, yani saniyede 1.500 evi dolaşmak
zorundadır. Noel Baba’nın saniyenin binde birinden daha kısa bir sürede
geyikleri çatıya park edip, bacadan girip, hediyeyi bırakıp, yine aynı yoldan
evi terk etmesi gerekmektedir.

Evlerin birbirlerinden uzakta hatta ayrı ayrı kıtalarda olduklarını hesaba katıp
aralarının ortalama bir kilometre olduğunu kabul ettiğimizde Noel Baba’nın bir
günde kat etmesi gereken mesafe 130 milyon kilometre olur ki bu da yolculuğunu
saniyede l.500 kilometre hızla yapmasını gerektirir. Bu hız ses hızından 4.500
kat daha yüksektir.

Her bir çocuğa getirdiği hediye, ambalajı ile birlikte bir kilogram olsa Noel
Baba’nın toplam hediye ağırlığı 400 bin ton yapar. Dünyanın en büyük
transatlantiğinin beş katı olan bu yükü 8 adet ren geyiği çekemez. Her seferinde
2 ton taşısalar bir günde 200 bin kere ana depoya gidip gelmeleri gerekir. İşte
burada hesaplar karışıyor. Noel Baba’nın yolculuğunu neredeyse ışık hızına yakın
bir hızla yapması gerekiyor. Ama unutmayalım ki hayal gücünün hızı yanında ışık
hızı bile hiç kalır.

Noel Baba’nın işi gerçekten çok zor görünüyor. Siz onun bir sene boyunca
ortalarda gözükmediğine bakmayın. O sırada Kuzey Kutbu’nda yaşadığı Kahkaha
Vadisi’nde, yardımcıları, cinleri, perileri, çocukları ve sevgili eşi ile
birlikte, yıl boyunca harıl harıl çalışarak Noel’de çocuklara dağıtacağı
hediyeleri üretir. Ren geyikleri de dinlenip bu zorlu yolculuk için güç
toplarlar.

 

Yılbaşı Noel Kızları Resimleri 🙂

Noel ana :d

 

 

 

 

 

daha fazlası www.forumover.com


At nalı ve şans !!!!

Kasım 21, 2009

Atların bulunduğu her ülkede at nalı uğurlu
olarak kabul edilir. Bu nedenle, her çağda, her ülkede batıl inançların içinde
en yaygın ve en güçlüsü olmuştur.

Demir yeryüzünde keşfedildiği zaman insanlar onun Tanrılar tarafından, büyücüler
ve şeytana karşı gönderilmiş bir güç olduğuna inandılar. Ayrıca eski çağlarda
‘U’ şeklinin de özel bir anlamı vardı. Ay’ın hilal konumuna benzer şekliyle
bolluğu, iyi talihi ve koruyucu gücü temsil ediyordu.

Bir nalın yedi tane demir çivi ile çakılması da, yedi sayısının uğurlu
sayılmasından dolayı inanışı destekliyordu. Diğer taraftan cadıların uçmak için
süpürge sapını tercih etmelerinin nedeninin atlardan korkmaları olduğuna
inanılıyordu. Bu nedenle at nalı tarihte büyücülere karşı da kullanılmış, büyücü
olduğundan şüphe edilen yaşlı kadınlar öldürülünce bir daha geri gelmemeleri
için tabutlarının üzerlerine birer at nalı çakılmıştır.

Hıristiyanlıkla birlikte kilise birçok inançta olduğu gibi, at nalı ile ilgili
kendi hikayesini yarattı. Bu hikaye onuncu yüzyılda geçiyor.

Canterbury Kilisesi’nin başpiskoposu St. Dunstan din adamı olmadan önce
nalbantlık yaparmış. Bir gün şeytan kılık değiştirerek işyerine gelir ve at
ayağı şeklindeki ayaklarına nal takmasını ister. St. Dunstan şeytanı hemen tanır
ve ona “ayaklarına nal takabilmesi için onu duvara zincirlerle bağlaması
gerektiğini” söyler.

Şeytanı çok sıkı bir şekilde duvara bağlayan nalbant nalın çivilerini o kadar
acı ve ızdırap verecek şekilde çakar ki sonunda şeytan aman dilemek zorunda
kalır. Nalbant şeytana bir daha Allah’a inanan hiçbir insanın evine
girmeyeceğine dair söz verirse serbest bırakacağını söyler.

Şeytan “Peki, o insanları nasıl ayırt edeceğim” diye sorunca da nalbant bir süre
düşünür, elindeki nalı havaya kaldırır ve “İşte işaret bu olacak” der, “bunu
kapısının üstünde gördüğün hiçbir eve girmeyeceksin.”

At nalı kapıya gelişigüzel asılmaz. Kapının tam üzerinde ve uçları yukarı
bakacak şekilde olmalıdır ki iyi şans uçlarından aşağı süzülüp gitmesin. At
nalını geceleri uykularında kabus görmemek için yatak odalarına asanlar da
vardır. Zamanımızda ise at nallarının nazar boncuğu gibi elde taşınması revaçta.

 

daha fazlası www.forumover.com


14 şubatın hikayesi 14 şubat nasıl sevgililer günü oldu ?

Kasım 21, 2009

14 şubatın çıkışı

Sevgililer Günü yüzyıllarca süren bir
çingene geleneğinden kaynaklanır. Milattan önce 4. yüzyılda Romalılar zamanında
genç erkeklerin Tanrı Lupercus’a ulaşabilmeleri için her yıl özel bir ayin
düzenleniyordu. 13-19 yaşlarındaki genç kızların isimleri bir torbaya konuluyor
ve genç erkekler bu torbadan bir isim çekiyorlardı. Bu çiftler bir yıl boyunca,
bir sonraki çekilişe kadar birlikte yaşıyorlardı.

Hıristiyanlığın ilk zamanlarında din adamları bu 800 yıllık geleneğe son vermek
için hikayeyi zamanlarına adapte ettiler. Tanrı Lupercus’un yerine de 200 yıl
önce ölmüş olan piskopos Valentine’i koydular.

Milattan sonra 270 yılında imparator olan Claudius evliliği yasaklamıştı. Ona
göre evli erkekler askerlik hizmetini layığı ile yapamıyorlar, akılları geride
kaldığından cephede ölümüne savaşamıyorlardı.

Interamma Piskoposu Valentine imparatorun bu kararına karşı çıkarak sevgilileri
davet ediyor ve büyük bir gizlilik içinde onları evlendiriyordu. Claudius
aşıkların dostu bu din adamının yaptıklarını öğrendi ve onu sarayına getirtti.
Genç din adamının kararlılığından ve ikna kabiliyetinden etkilenen imparator
fikirlerini ve Hıristiyanlığı terk ederse onu affedebileceğini söyledi.
Valentine direndi ve sonunda 14 Şubat 270 tarihinde, önce dövülüp, taşlanıp
sonra başı kesilerek öldürüldü.

Zindanda öldürülmeyi beklerken, Valentine zindancının kör kızına aşık oldu.
Ölümün karşısında bile inançlarından vazgeçmeyen Valentine manevi gücü ile kızın
gözlerinin açılmasını sağladı ve ölüme giderken ona ‘From your Valentine’ (Senin
Valentine’inden) diye başlayan bir mektup bıraktı. Bu başlık sonradan Sevgililer
Günü’nde yazılan mektuplarda kullanılan bir simge oldu.

Kiliseye göre Valentine’in hikayesi Lupercus efsanesinin yerini almaya çok
uygundu. Milattan sonra 496 yılında Papa Gelasius şubat ayının ortalarında
yapılan Lupercian festivalini yasakladı ancak Romalıların şans oyunlarına olan
düşkünlüklerini de bildiğinden işin kura kısmını muhafaza etti.

Bu sefer torbaya azizlerin isimlerinin yazıldığı kağıtlar konuluyor, evlenmeyi
düşünen çiftler torbadan hangi azizin ismini çekerlerse takip eden sene onun
hayat tarzı gibi yaşamak zorunda kalıyorlardı. Şüphesiz bu epey farklı bir kura
çekimiydi. Çektiği azizin ismine göre birçok erkek hayal kırıklığına uğruyordu.

Zamanla erkekler beğendikleri kızlara, tombaladan çıkan kartın yerine kendi
yazdıkları kartları göndermeye başladılar. Zaten kilise de kendi kura
sisteminden bir süre sonra vazgeçti. Evlenen gençler için tek aziz olarak
Valentine tanındı. Bu sayede de Romalıların yüzyıllar boyu kutladıkları çingene
festivali, kilisenin kutsal bir gününe dönüştü. Erkeklerin gönderdikleri kartlar
da yasal bir şekilde Aziz Valentine adına gönderilir, şubatın 14′ü de Aziz
Valentine günü olarak anılır oldu.

Hıristiyanlıkla birlikte Valentine Günü kartları da yayıldı. Bilinen ilk kart
1415 yılında Orleans Dükü Charles’ın Londra’da hapiste iken eşine gönderdiği
kart olup halen British Museum’dadır. Sevgililer Günü’nde kırmızı gül gönderme
adeti de Fransız kralı XVI. Louis’in karısı Marie Antoinette’e bu günde kırmızı
güller göndermesiyle başladı.

 

daha fazlası www.forumover.com


Nazar değmesi nasıl olur ?

Kasım 21, 2009

Bizde “nazar değmesi” adı verilen inanç,
diğer lisanlarda “şeytan göz” veya “şeytan bakışı” olarak adlandırılır. Bebeğine
yeni elbiseler giydiren bir anne, çarşıya gidip alışveriş yapar. Bu arada bir
başka kadın gelir ve bebeği sever. Eve gittiklerinde bebek ishal olur. İşte
anneye göre bebeğine o kadının nazarı değmiştir. Dikkat ederseniz burada bebeği
seven kadının art niyeti yoktur. Zaten nazarı değen kişinin genellikle kötülüğü
değil, kıskançlığı ve çekemezliğidir söz konusu olan.

Noel Baba ve benzeri batıl inançlar çocuklukta kuvvetli olup yaş ilerledikçe
azalırken, nazar değme inancı bunun tam tersidir. Nazar inancının ardındaki güç,
bakışın ruhla bütünleşmesidir. Bakış konuşmaya göre daha etkilidir. İnsana tam
odaklanır ve daha duygusaldır. Birçoğumuz arkamız dönük olduğumuz halde
kalabalık içinden birinin bize baktığını hissetmişizdir.

Nazar değmesi ile ilgili olarak en çok kabul gören görüş, gözdeki yansımadır.
Eğer karşınızdaki birinin gözlerine dikkatle bakarsanız, gözlerinde kendi
görüntünüzün yansıdığını görürsünüz. Eski insanlar sudan, aynadan yansıyan
görüntülerinin kendi ruhları olduğuna inanıyorlardı. Karşılarındaki insanın
gözleri içinde kendi küçük görüntülerini görünce tehlikede olduklarını,
ruhlarının karşısındakinin gözleri içinde hapsolduğunu sanıyorlardı.

Bu korkunun dünya çapında genel bir inanca dönüşmesinin, şimdi Irak’ın bulunduğu
topraklarda yaşamış eski Sümerlerden kaynaklandığı sanılıyor, Sümerlerin
inançlarına göre bazı insanlar bakarak suları kurutabilir ve bu nedenle ölüme
sebep olabilirlerdi. Sonradan bu inanç bir bakışla yaşayan şeyleri de
kurulabilme yönünde gelişti. Örneğin, nazar değen çocukların ishal olup
vücutlarının sıvı kaybetmesi, annelerin ve süt veren hayvanların sütlerinin
kuruması, meyve ağaçlarının kuruması ve erkeklerin iktidarsız kalmaları vb.
Görüldüğü gibi, bunların hepsinde de sıvı kaybı ve kuruma vardır.

Bu inanç doğuda Hindistan’a, batıda Portekiz ve İngiltere’ye, kuzeyde
İskandinavya’ya kadar yayıldı. Böylesi bir inanca sahip olmayan Amerika, Asya,
Afrika ve Avustralya’ya ise kaşifler, denizciler ve göçmenler tarafından
taşındı. Ama günümüzde hala Çin, Kore, Güneydoğu Asya, Avustralya ve Amerika
yerlilerinde, Afrika’da sahranın güneyinde böyle bir batıl inanç yoktur.

Doğu Akdeniz ve Ege kıyılarında bu inanca, mavi gözlü insanların daha fazla
nazarlarının değdiği inancı da ilave edilmiştir. Bu yörelerde mavi gözlü
insanların azlığı bunun sebebi sanılıyor. Bu nedenle buralarda nazarı geri itmek
veya ayna gibi yansıtmak için mavi göz şeklinde, camdan yapılan nazarlıklar
başta bebekler olmak üzere nazarın değebileceği düşünülen her yere
takılmaktadır.

daha fazlası www.forumover.com