Neden tahtaya vuruyoruz ?

Kasım 5, 2009

Meşe ağacına insanların ruhani bir değer vermesi çok eskilere dayanır. Ağacın yüksekliği ve sağlamlığı nedeni ile bazı güçlere sahip olduğuna inanılıyordu. Tahtaya vurma inancı dünyanın apayrı iki yerinde birbirinden bağımsız olarak gelişti. Önce milattan önce 2000′li yıllarda Kuzey Amerika yerlilerinde, sonra da Ege’de Helen uygarlığında. Her iki kültür de meşe ağacına çok sık yıldırım düştüğünü gözlemlemişti. Amerika yerlileri meşenin, Tanrının yıldırımla yeryüzüne inip üzerinde oturduğu yer olduğuna, Helenler ise Yıldırım Tanrısı olduğuna inanmışlardı. Kuzey Amerika yerlileri bu batıl inancı bir adım daha ileri götürdüler. Bu ağacın köküne vurarak, ileride başlarına gelebilecek tehlikelere ve şansızlıklara karşı Tanrı ile temasa geçtiklerine inanıyorlar ve ondan kendilerini korumasını istiyorlardı. Ortaçağda ise Hıristiyan din adamları bu inancı kendi devirlerine taşıdılar. Onlara göre bu inanışın temelinde Hz. İsa’nın tahta bir çarmıhta öldürülmesi yatıyordu. Hatta Avrupa’nın her katedralinde orijinal tahta haçın küçük bir parçasının bulunduğuna inanılıyordu. Bu tahtaya vurmak ise “Tanrım dua ve isteklerimi gerçekleştir” anlamına geliyordu. Bu arada diğer kültürlerde inanıştaki tahta aynı kaldı ama cinsi biraz değişti. Amerika yerlileri ve Helen medeniyetinin ağacı meşe iken, Mısırlılar incir ağacını, Almanlar dişbudağı tercih ettiler. Hollandalılar ise ağacın cinsine önem vermediler. Boyasız ve cilasız olması onlar için yeterliydi. Amerikalıların tahtaya vurma inancının kökeni ne gariptir ki Amerikan yerlilerine dayanmıyor. Romalılar devrinde Avrupa’da iyice yaygınlaşan eski Helen inancının bir parçası olarak Amerikalılar tahtaya vuruyorlar. Başımıza gelebilecek kötü şeyleri savuşturmak için tahtaya vurma inancı hala devam ediyor ama uygulama alanı çok daraldı. Her taraf plastik ve laminat dolu. Siz en iyisi yanınızda daima bir küçük tahta parçası bulundurun. Meşe ağacından olursa daha da iyi olur!

daha fazlası www.forumover.com

Reklamlar

Merdiven altından geçilmez !

Ekim 27, 2009

Duvara dayanmış bir merdiven görürseniz
altından geçmeyin, etrafından dolanın. Çünkü o merdivenin tepesinde ya bir
tamirci, ya bir boyacı ya da camları silen biri olabilir. Yani başınıza bir
çekiç, su kovası, boya kutusu, hatta bir adamın düşme olasılığı yüksektir.
Merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceği inancı gerçekten batıl inançlar
içinde en azından bir işe yarayan tek inançtır. Ancak inancın kökeninde
pratikteki faydası ile ilgili olmayan farklı şeyler yatmaktadır.

Duvara dayanan bir merdiven, duvar ile arasında bir üçgen oluşturur. Bu, bir çok
kültürde tanrıların kutsal üçgeni olarak bilinir. Örneğin piramitlerin
kenarlarının üçgen olması da bu inanca dayanır. Bir üçgenin içinden geçmek de,
bir kutsal yere meydan okumak anlamına gelebilir.

Eski Mısırlılar için zaten merdivenin kendisi iyi şansın sembolü idi. Merdiven
olmasaydı, Güneş Tanrısı Osiris’i karanlıkların ruhundaki hapis hayatından
kurtarmak mümkün olamayacaktı. Ayrıca merdiven tanrıların katına tırmanmak için
de şekilsel bir semboldü. Günümüzde açılan bu antik mezarlarda ölünün cennete
tırmanması için yanma konulmuş bulunan merdivenlere rastlanmaktadır.

Asırlar sonra birçok batıl inançta olduğu gibi Hıristiyanlık bu inancı da Hz.
İsa’nın ölüm şekline adapte etti. Çarmıha dayalı merdiven kötülüğün, hıyanetin
ve ölümün sembolü oldu. İnsanlar, merdivenin altından geçmekle bütün bu kötü
geleceklerle karşılaşabileceklerine inandırıldılar.

17. yüzyılda İngiltere ve Fransa’da suçlular darağacına götürülmeden önce bir
merdivenin altından geçiriliyorlardı. Tabii yanında olanlar merdivenin
etrafından dolanıyordu.

Değişik kültürler bu uğursuzluğa karşı bazı panzehirler geliştirdiler. Mesela
bir merdivenin altından yanlışlıkla veya zorda kalarak geçen kişiler için
Romalıların panzehiri yumruktu. O kişiler orta yani en uzun parmaklarını gerip
diğer parmaklarını yumruk gibi yaparlar ve geçtikten sonra merdivene doğru
sallarlardı. Bizde, Türkiye’de böyle bir adet yoktur ama Amerikan filmlerinde
karşısındakine bu hareketi yaparak küfür veya hakaret edildiği sıkça görülür.
Bunun kökeni de işte bu Roma panzehiridir.

 

daha fazlası www.forumover.com


Saat neden sol kola takılır ?

Ekim 16, 2009

Özel bir durum veya farklı olmak düşüncesi
yoksa insanların çoğunluğu saatlerini sol bileklerine takarlar. İlk anda
insanların çoğunun sağ ellerini kullanmaları, bu kolun daha hareketli olması
dolayısıyla saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığının da daha yüksek
olması nedeniyle sol bileğe takılmasının tercih edildiği düşünülebilir.

Bu düşünce şüphesiz doğrudur. Sağ ellerini kullanan insanların, sağ kol
düğmelerini iliklerken ne kadar zorlandıkları malumdur. Peki sol ellerini daha
çok kullanan solaklar da niçin saatlerini yine sol bileklerine takıyorlar?

Saatin ilk kullanılma yıllarında insanlar çoğunlukla cep saati kullanıyorlardı.
Bu saatlerin kurma düğmesi sağda ‘3′ rakamının yanındaydı. Sık sık kurulması
gereken bu saatleri cepten çıkartıp sol elle kurmak (hangi el daha baskın olursa
olsun) çok zordu. İnsanlar bu saatleri zaten yeleklerinin sol tarafında bulunan
ceplerinden sol elleri ile çıkarıp bakmaya ve sağ elleri ile kurmaya alıştılar.

Daha sonra kol saatleri de yaygınlaşıp kurma yerleri yine ‘3′ rakamının yanında
olunca bunlar da sol kola takılır oldu. Zaten sağ ellerini kullananlar bu elleri
meşgulken ister cep ister kol saati olsun saate sol kollarım kullanarak bakmayı
tercih ediyorlardı.

Her iki taraf da durumdan memnun olduklarından, saat üreticilerine kurma yeri
solda olan bir saat üretmeleri için piyasadan bir talep hiç bir zaman gelmedi.
Artık pilli, güneş enerjili veya hareketle kendi kendine kurulan saatler
kullanılıyor ve kurmalı saatler neredeyse tarihe karıştıysa da insanlar
saatlerini sol bileklerine takmaya devam ediyorlar.

daha fazlası www.forumover.com


Mezara çiçek koyma adeti

Ekim 16, 2009

Cenaze merasimlerine çiçeklerden yapılmış
bir çelenk göndermek, mezarı çiçeklerle donatmak, sonradan yapılan mezar
ziyaretlerinde mezara çiçek bırakmak, hemen hemen her kültürde gelenek haline
gelmiştir. Bir kaç gün içinde kuruyup gidecek bu çiçeklerin bırakana da
bırakılana da bir faydası yoktur ama gelenek çok eski çağlara kadar
uzanmaktadır.

Bu konuda eski mezarlarda yapılan çalışmalarda çiçek kalıntılarına rastlamak
şüphesiz mümkün değildi. Çiçekler çok dayanıksız olduklarından ve kuruyup
gittiklerinde arkalarında iz bırakmadıklarından, araştırmacılar çalışmalarını
çiçeğin kendisinden çok daha dayanıklı olan polen kalıntılarına yönelttiler.

İlk olarak Mısır Firavunu Tutamkamon’un milattan önce 1346′da öldüğünde
mezarının çiçekten taçlarla kaplandığı saptandı. Kuzey Avrupa’da ise milattan
önce 2000′li yıllara kadar uzanan bir çok mezarda çiçek izlerine rastlandı.

O tarihlerde mezarlara konulan çiçeklerin güzellikleri ve hoş kokuları nedeniyle
iyi ruhları çekme, kötü ruhları kovma gibi bir güce sahip olduklarına
inanılıyordu.

Sonradan mezarları bitki ve çiçeklerle donatmanın asıl amacı cesedin çürümesinin
yaratacağı kötü kokuları önleme oldu. Seyahatlerinizde uzaktan nerede bir servi
ağacı topluluğu görürseniz yaklaştığınızda fark edersiniz ki orası mezarlıktır.
Mezarlıklara servi ağacı dikmek de aynı amaç içindir.

Servi ağacı uzun boyu, sık dalları ve kışın dökülmeyen yapraklan ile bir bölgeyi
rüzgardan korumak için en ideal ağaçtır. Ömrü çok uzundur, hemen hemen hiç
çürümez ama en önemlisi odununun damıtma yoluyla lavantacılıkta da kullanılan
hoş kokusudur. Bu nedenlerle servi ağacı mezarlıkların adeta bir simgesi haline
gelmiştir.

Cenaze merasimlerinde ve mezar ziyaretlerinde, bizde pek yaygın olmasa da kadın
ve erkeklerin niçin siyah elbise (ve aksesuar) giyindiklerini merak ettiniz mi
hiç ? Bu da atalarımızın hayalet korkusundan kalma bir gelenek.

Binlerce yıl önce cenaze töreninde bulunanlar, gömülecek ölünün hayaletinin
orada bulunanlardan birinin bedenine girmek isteyeceğine inanıyorlardı. Bundan
sakınmak, hayaletten saklanmak için vücutlarını siyaha boyuyorlardı. Daha
sonraları zaman içinde bu adet siyah giysi olarak devam etti ve günümüze kadar
geldi.

daha fazlası www.forumover.com


İngiltere’deki Trafik Yönü neden soldan

Ekim 16, 2009

Bir zamanlar herkes İngilizler gibi yolun
solundan gidiyordu. Bunun için de çok geçerli bir sebep vardı.

Yüzyıllarca önce yolun karşısından gelenin dost mu, yoksa düşman mı olduğunu
kestirmek mümkün değildi. İnsanların çoğu sağ ellerini kullandıkları için, yolun
solundan, duvar dibinden (yaya veya atla) giderek sol taraflarını emniyete alır,
sağ ellerini kılıçlarını hemen çekecek şekilde hazır bekletirlerdi.

Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yıllarında, papanın Roma’ya gelecek
hacıların yolda karmaşaya sebep vermemeleri için, yolun solundan gitmelerini
söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyu devam etti.

18. yüzyılın sonlarında ABD’de birçok atın çektiği posta arabalarında, sürücü
koltuğu yoktu ve sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde oturuyordu. Bu da
yolun solundan gidildiğinde karşıdan geleni ve yolun kontrolünü zorlaştırıyordu.

Çok geçmeden ABD’de trafik sağdan işlemeye başladı. Fransız İhtilali sırasında,
ihtilalin liderlerinden Maximilien Robespierre, büyük bir olasılıkla Katolik
kiliseye meydan okuyanlara bir jest olsun diye, Parislilerden yolların sağından
gitmelerini istedi.

Bir süre sonra aslında kendisi de bir solak olan Napolyon, ordularındaki ikmal
arabalarının yolların sağından gitmeleri emrini verdi ve zaptettiği her ülkede
de bu uygulamayı hayata geçirdi.

İngiltere hiçbir zaman Napolyon tarafından zapt edilemediğinden İngilizler yolun
solundan gitme alışkanlıklarından vazgeçmediler. Avustralya, Hindistan gibi tüm
eski sömürgelerinde de bu usulü devam ettirdiler. Zaten İngilizler’de
Amerikalılardan farklı olarak sürücü arabanın üstünde ve sağında oturuyordu.

Modern araba teknolojisinin gelişmesi ile bu gelişimin dünyada öncüsü olan
ABD’de sürücü koltuğu ve direksiyon sağdan gidişe uygun olarak sola konuldu ve
dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı.

İngiltere’de ve eski sömürgelerinde, trafik akışını sağ şeride almanın faturası
o kadar yüklüdür ki, artık isteseler de kolay kolay bunu yapamazlar.

Hangi ülkede olursanız olun, trafiğin yönü ister sağdan olsun ister soldan,
karşıdan karşıya geçmeden önce, siz yine de her iki yöne bakmayı ihmal etmeyin.

daha fazlası www.forumover.com


Resimlerdeki göz neden hep takip eder

Ekim 16, 2009

Bir sergiye gittiğinizde bazı insan
resimlerindeki gözler sizin gözlerinizin içine bakıyormuş gibi dururlar. Biraz
yana çekilseniz, hatta bir köşeye gitseniz bile sanki resimdeki kişi gözlerini
dikmiş hala size bakıyordur. Aynı şeyi evdeki resimlerde de hissedersiniz.
Resimdeki dedeniz, odada nereye giderseniz gidin, “gözlerim üzerinde” dercesine
sizi takip eder durur.

Gözün bakış açısı göz merceğinin konumu ile ilgilidir. Bir gözü tam karşıdan
görüyorsanız ve göz bebeği de size göre ortada ise o göz de size bakıyordur. Göz
merceği biraz kaçıksa yani tam dairesel görünmüyorsa o zaman göz başka tarafa
bakıyor demektir.

Eğer bir ressam gözün tam karşıdan görünüşünü, göz bebeği de tam ortada veya
yuvarlak resimlemişse veya fotoğraf tam karşıdan göz objektife bakar şekilde
çekilmişse hangi açıdan bakarsanız bakın, gözün o şeklini görürsünüz.

Resim iki boyutlu olduğundan, yani derinliği olmadığından yanından dolaşıp
yandan görünüşünü görme olanağınız yoktur. Nereden, hangi açıdan bakarsanız
bakın gözü tam karşıdan bakıyormuşsunuz gibi görürsünüz. Kendi gözleriniz de
olayı üç boyutlu algıladığından tablodaki göz sürekli size bakıyormuş gibi
görünür.

daha fazlası www.forumover.com


Tuvaletin tarihçesi !

Ekim 16, 2009

İnsanlar tarihlerinde çok uzun bir süre
tuvalet kullanmadılar. Başlangıçta hayvanlar nasıl yapıyorlarsa, onlar da öyle
yaptılar. İşlerini en yakın çalının dibinde veya bir ırmak kenarında
görebiliyorlardı. Ancak toplumlar geliştikçe, köyler, kasabalar ortaya çıktıkça
tuvalet ihtiyacını karşılamak için daha uzak mesafelere gitme zorunluluğu doğdu.
Ayrıca açıkta bırakılan atıkların yarattığı kötü koku ve hastalık tehlikeleri de
insanlarda bu konuda bazı önlemler almanın zamanının geldiği bilincini
oluşturdu.

Binlerce yıl önce Sümerler, Mısırlılar ve Hindistan’da yaşayanlar oturakta
oturup, ihtiyaçlarını giderdikten sonra oturağa düşenleri uzakta bir yerlere
döküyorlardı. İki bin yıl önce ise Romalılar ilk basit tuvaleti kullanmaya
başladılar. Atıklar oturdukları deliğin içine düşüyor, deliğin altından akan su
onları uzağa taşıyordu.

Çiftçilerin, açık arazide çalışanların ise zaten böyle bir dertleri yoktu.
Tarlanın bir köşesine çukur kazıyor, çukur yeterince dolunca, toprakla
dolduruyor ve başka bir çukur kazıyorlardı. Geceleri ise yataklarının altında
bir lazımlık bulunduruyorlardı.

Ortaçağda kale ve şatolarda atık bir delik vasıtası ile binanın etrafındaki su
birikintisine düşürülüyordu. Bir yere tuvaletini yapıp, onu bir tanktan gelen su
ile sürükleyip, uygun bir yere bırakma fikri ilk olarak Kraliçe 1. Elizabeth
zamanında, 1589 yılında John Harrington’dan geldi. Ancak o zamanlar
İngiltere’deki evlerde ne böyle bir tankı dolduracak, ne de atığı alıp götürecek
su sistemi vardı.

Günümüzdekilere benzer bir tuvalet ancak iki yüzyıl sonra 1778′de İngiltere’de
bir saat yapımcısı olan Alexander Cumming tarafından tasarlandı ve Joseph Bramah
tarafından geliştirildi. Tuvaletlerden evlere yayılan kötü koku ise 1849 yılında
Stephen Green’in ‘U’ şeklinde bir boruyu tuvaletin çıkışına monte etmesi ile son
buldu. Tuvaletlerin ve günümüzde lavaboların da altında bulunan bu ‘U’
şeklindeki boruda her zaman bir miktar su kalır ve kokunun oluşmasını önler.

Tabii o zamanlar tuvaletler dökme demirden yapılıyordu. Sonra düzgün
yüzeylerinin temizlenme kolaylığı bakımından seramik tuvaletler üretilmeye
başlanıldı. 1888 yılında ise tuvaletlere zinciri çekilince suyu akan klozetler
ilave edildi.

Bizde tuvaletler için hela, kenef, ayakyolu, WC., 00, yüznumara gibi birçok isim
kullanılır. ‘WC.’ İngilizce ismindeki ‘Water Closet’in baş harfleridir.
Yüznumaranın hikayesi ise değişik. Eskiden Fransa’da otellerde tuvaletler
koridorların uçlarındaydı. Odaların her birine birer numara verirken,
tuvaletlere numarasız demişler ve ‘00′ diye işaretlemişlerdi. Fransızca’daki
‘numarasız’ kelimesi ile ‘ 100 numara’ kelimesi hemen hemen aynı telaffuz
edildiğinden, bizde Fransızcası biraz kıt birinin tercüme hatası sonucu
‘yüznumara’ olarak yerleşmiştir.

daha fazlası www.forumover.com