At nalı ve şans !!!!

Kasım 21, 2009

Atların bulunduğu her ülkede at nalı uğurlu
olarak kabul edilir. Bu nedenle, her çağda, her ülkede batıl inançların içinde
en yaygın ve en güçlüsü olmuştur.

Demir yeryüzünde keşfedildiği zaman insanlar onun Tanrılar tarafından, büyücüler
ve şeytana karşı gönderilmiş bir güç olduğuna inandılar. Ayrıca eski çağlarda
‘U’ şeklinin de özel bir anlamı vardı. Ay’ın hilal konumuna benzer şekliyle
bolluğu, iyi talihi ve koruyucu gücü temsil ediyordu.

Bir nalın yedi tane demir çivi ile çakılması da, yedi sayısının uğurlu
sayılmasından dolayı inanışı destekliyordu. Diğer taraftan cadıların uçmak için
süpürge sapını tercih etmelerinin nedeninin atlardan korkmaları olduğuna
inanılıyordu. Bu nedenle at nalı tarihte büyücülere karşı da kullanılmış, büyücü
olduğundan şüphe edilen yaşlı kadınlar öldürülünce bir daha geri gelmemeleri
için tabutlarının üzerlerine birer at nalı çakılmıştır.

Hıristiyanlıkla birlikte kilise birçok inançta olduğu gibi, at nalı ile ilgili
kendi hikayesini yarattı. Bu hikaye onuncu yüzyılda geçiyor.

Canterbury Kilisesi’nin başpiskoposu St. Dunstan din adamı olmadan önce
nalbantlık yaparmış. Bir gün şeytan kılık değiştirerek işyerine gelir ve at
ayağı şeklindeki ayaklarına nal takmasını ister. St. Dunstan şeytanı hemen tanır
ve ona “ayaklarına nal takabilmesi için onu duvara zincirlerle bağlaması
gerektiğini” söyler.

Şeytanı çok sıkı bir şekilde duvara bağlayan nalbant nalın çivilerini o kadar
acı ve ızdırap verecek şekilde çakar ki sonunda şeytan aman dilemek zorunda
kalır. Nalbant şeytana bir daha Allah’a inanan hiçbir insanın evine
girmeyeceğine dair söz verirse serbest bırakacağını söyler.

Şeytan “Peki, o insanları nasıl ayırt edeceğim” diye sorunca da nalbant bir süre
düşünür, elindeki nalı havaya kaldırır ve “İşte işaret bu olacak” der, “bunu
kapısının üstünde gördüğün hiçbir eve girmeyeceksin.”

At nalı kapıya gelişigüzel asılmaz. Kapının tam üzerinde ve uçları yukarı
bakacak şekilde olmalıdır ki iyi şans uçlarından aşağı süzülüp gitmesin. At
nalını geceleri uykularında kabus görmemek için yatak odalarına asanlar da
vardır. Zamanımızda ise at nallarının nazar boncuğu gibi elde taşınması revaçta.

 

daha fazlası www.forumover.com


Nazar değmesi nasıl olur ?

Kasım 21, 2009

Bizde “nazar değmesi” adı verilen inanç,
diğer lisanlarda “şeytan göz” veya “şeytan bakışı” olarak adlandırılır. Bebeğine
yeni elbiseler giydiren bir anne, çarşıya gidip alışveriş yapar. Bu arada bir
başka kadın gelir ve bebeği sever. Eve gittiklerinde bebek ishal olur. İşte
anneye göre bebeğine o kadının nazarı değmiştir. Dikkat ederseniz burada bebeği
seven kadının art niyeti yoktur. Zaten nazarı değen kişinin genellikle kötülüğü
değil, kıskançlığı ve çekemezliğidir söz konusu olan.

Noel Baba ve benzeri batıl inançlar çocuklukta kuvvetli olup yaş ilerledikçe
azalırken, nazar değme inancı bunun tam tersidir. Nazar inancının ardındaki güç,
bakışın ruhla bütünleşmesidir. Bakış konuşmaya göre daha etkilidir. İnsana tam
odaklanır ve daha duygusaldır. Birçoğumuz arkamız dönük olduğumuz halde
kalabalık içinden birinin bize baktığını hissetmişizdir.

Nazar değmesi ile ilgili olarak en çok kabul gören görüş, gözdeki yansımadır.
Eğer karşınızdaki birinin gözlerine dikkatle bakarsanız, gözlerinde kendi
görüntünüzün yansıdığını görürsünüz. Eski insanlar sudan, aynadan yansıyan
görüntülerinin kendi ruhları olduğuna inanıyorlardı. Karşılarındaki insanın
gözleri içinde kendi küçük görüntülerini görünce tehlikede olduklarını,
ruhlarının karşısındakinin gözleri içinde hapsolduğunu sanıyorlardı.

Bu korkunun dünya çapında genel bir inanca dönüşmesinin, şimdi Irak’ın bulunduğu
topraklarda yaşamış eski Sümerlerden kaynaklandığı sanılıyor, Sümerlerin
inançlarına göre bazı insanlar bakarak suları kurutabilir ve bu nedenle ölüme
sebep olabilirlerdi. Sonradan bu inanç bir bakışla yaşayan şeyleri de
kurulabilme yönünde gelişti. Örneğin, nazar değen çocukların ishal olup
vücutlarının sıvı kaybetmesi, annelerin ve süt veren hayvanların sütlerinin
kuruması, meyve ağaçlarının kuruması ve erkeklerin iktidarsız kalmaları vb.
Görüldüğü gibi, bunların hepsinde de sıvı kaybı ve kuruma vardır.

Bu inanç doğuda Hindistan’a, batıda Portekiz ve İngiltere’ye, kuzeyde
İskandinavya’ya kadar yayıldı. Böylesi bir inanca sahip olmayan Amerika, Asya,
Afrika ve Avustralya’ya ise kaşifler, denizciler ve göçmenler tarafından
taşındı. Ama günümüzde hala Çin, Kore, Güneydoğu Asya, Avustralya ve Amerika
yerlilerinde, Afrika’da sahranın güneyinde böyle bir batıl inanç yoktur.

Doğu Akdeniz ve Ege kıyılarında bu inanca, mavi gözlü insanların daha fazla
nazarlarının değdiği inancı da ilave edilmiştir. Bu yörelerde mavi gözlü
insanların azlığı bunun sebebi sanılıyor. Bu nedenle buralarda nazarı geri itmek
veya ayna gibi yansıtmak için mavi göz şeklinde, camdan yapılan nazarlıklar
başta bebekler olmak üzere nazarın değebileceği düşünülen her yere
takılmaktadır.

daha fazlası www.forumover.com


Ayna kırılması uğursuzluk getirirmiş kim demiş onu :)

Kasım 7, 2009

Ayna kırılmasının uğursuzluk getireceğine olan
inanış, en eski batıl inançlardan biridir. Kökeni ilk aynanın yapılışından
yüzyıllar öncesine, hatta ilk çağ insanına kadar gider. Göllerde veya su
birikintilerinde, kendi aksini gören ilkel insan şaşırmış, bunun kendisinin ruhu
olduğunu sanmış, suyu bulandırıp görüntüsünün kaybolmasına neden olanları da
düşman bilmiştir.

İlk aynaların kullanılışı eski Mısır devirlerine rastlar. Bunlar pirinç, bronz,
gümüş hatta altın gibi metallerden yapılmış ve çok iyi parlatılmış yüzeylerdi ve
de tabii ki kırılmaları mümkün değildi. Bu devirde de bu parlak yüzeylerden
yansıyan görüntünün o insanın ruhunun bir yansıması olduğuna inanılıyordu.
Sonraları buna vampirlerin ruhları olmadığından bu parlak yüzeylerde
görüntülerinin de yansımadığı inancı ilave edildi.

Cam kapların yapılmaya başlanılmasından sonra da, içindeki sudan yansıyan
görüntünün ruhun bir yansıması olduğu inancı devam etti ama camlar
kırılabiliyordu ve o zaman da içinde bulunan ruhun bir parçası vücudu terk
ediyordu.

Birinci yüzyılda Romalılar bu uğursuzluğun süresini 7 yıla çıkardılar Romalılar
hayatın her yedi senede bir kendini yenilediğine İnanıyorlardı. Camın kırılması
sonucu ruh ve dolayısıyla insanın sağlığı tahrip olduğundan, vücudun kendini
yenileyerek, sağlığına kavuşması için yedi yıl geçmesi gerekiyordu.

Bu batıl inanç, 15. yüzyılda İtalya’da, Venedik şehrinde, arkası gümüş kaplı,
çok kolay kırılabilir ve pahalı ilk aynaların yapılması ile birlikte iyice
gelişti. İnanç biraz da ekonomik boyut kazanmıştı. Aynayı taşıyanlar, evlerde
aynaları temizleyen hizmetkarlar, aynaları kırmaları halinde, yedi yıl boyunca,
ölümden daha beter felaketlerle karşılaşabilecekleri hususunda uyarılıyorlardı.

Bu inançla beraber geliştirilen bazı önlemler de oldu tabii. Örneğin: aynanın
kırılan parçaları toplanır ve güneye doğru akan bir ırmakta yıkanırsa veya
toprağa gömülürse kötü şans yok edilmiş olur. Ancak kırılan parçaları alıp evden
çıkarken içlerine bakmamak gerekir. Yatak odalarındaki aynaların üzerleri
kullanılmadığı zamanlarda örtülmelidir ki ruh içinde kalmasın. Ölen bir insanın
evindeki aynaların da üzerleri örtülmelidir ki ruh gökyüzüne doğru olan
yolculuğunda bir engelle karşılaşmasın.

17. yüzyılın ortalarında İngiltere ve Fransa’da ucuz maliyetli aynalar
üretilmeye başlanıldı ama batıl inanç o kadar yerleşmişti ki, günümüzün modern
dünyasında bile hala devam ediyor.

daha fazlası www.forumover.com



Neden tahtaya vuruyoruz ?

Kasım 5, 2009

Meşe ağacına insanların ruhani bir değer vermesi çok eskilere dayanır. Ağacın yüksekliği ve sağlamlığı nedeni ile bazı güçlere sahip olduğuna inanılıyordu. Tahtaya vurma inancı dünyanın apayrı iki yerinde birbirinden bağımsız olarak gelişti. Önce milattan önce 2000′li yıllarda Kuzey Amerika yerlilerinde, sonra da Ege’de Helen uygarlığında. Her iki kültür de meşe ağacına çok sık yıldırım düştüğünü gözlemlemişti. Amerika yerlileri meşenin, Tanrının yıldırımla yeryüzüne inip üzerinde oturduğu yer olduğuna, Helenler ise Yıldırım Tanrısı olduğuna inanmışlardı. Kuzey Amerika yerlileri bu batıl inancı bir adım daha ileri götürdüler. Bu ağacın köküne vurarak, ileride başlarına gelebilecek tehlikelere ve şansızlıklara karşı Tanrı ile temasa geçtiklerine inanıyorlar ve ondan kendilerini korumasını istiyorlardı. Ortaçağda ise Hıristiyan din adamları bu inancı kendi devirlerine taşıdılar. Onlara göre bu inanışın temelinde Hz. İsa’nın tahta bir çarmıhta öldürülmesi yatıyordu. Hatta Avrupa’nın her katedralinde orijinal tahta haçın küçük bir parçasının bulunduğuna inanılıyordu. Bu tahtaya vurmak ise “Tanrım dua ve isteklerimi gerçekleştir” anlamına geliyordu. Bu arada diğer kültürlerde inanıştaki tahta aynı kaldı ama cinsi biraz değişti. Amerika yerlileri ve Helen medeniyetinin ağacı meşe iken, Mısırlılar incir ağacını, Almanlar dişbudağı tercih ettiler. Hollandalılar ise ağacın cinsine önem vermediler. Boyasız ve cilasız olması onlar için yeterliydi. Amerikalıların tahtaya vurma inancının kökeni ne gariptir ki Amerikan yerlilerine dayanmıyor. Romalılar devrinde Avrupa’da iyice yaygınlaşan eski Helen inancının bir parçası olarak Amerikalılar tahtaya vuruyorlar. Başımıza gelebilecek kötü şeyleri savuşturmak için tahtaya vurma inancı hala devam ediyor ama uygulama alanı çok daraldı. Her taraf plastik ve laminat dolu. Siz en iyisi yanınızda daima bir küçük tahta parçası bulundurun. Meşe ağacından olursa daha da iyi olur!

daha fazlası www.forumover.com


Merdiven altından geçilmez !

Ekim 27, 2009

Duvara dayanmış bir merdiven görürseniz
altından geçmeyin, etrafından dolanın. Çünkü o merdivenin tepesinde ya bir
tamirci, ya bir boyacı ya da camları silen biri olabilir. Yani başınıza bir
çekiç, su kovası, boya kutusu, hatta bir adamın düşme olasılığı yüksektir.
Merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceği inancı gerçekten batıl inançlar
içinde en azından bir işe yarayan tek inançtır. Ancak inancın kökeninde
pratikteki faydası ile ilgili olmayan farklı şeyler yatmaktadır.

Duvara dayanan bir merdiven, duvar ile arasında bir üçgen oluşturur. Bu, bir çok
kültürde tanrıların kutsal üçgeni olarak bilinir. Örneğin piramitlerin
kenarlarının üçgen olması da bu inanca dayanır. Bir üçgenin içinden geçmek de,
bir kutsal yere meydan okumak anlamına gelebilir.

Eski Mısırlılar için zaten merdivenin kendisi iyi şansın sembolü idi. Merdiven
olmasaydı, Güneş Tanrısı Osiris’i karanlıkların ruhundaki hapis hayatından
kurtarmak mümkün olamayacaktı. Ayrıca merdiven tanrıların katına tırmanmak için
de şekilsel bir semboldü. Günümüzde açılan bu antik mezarlarda ölünün cennete
tırmanması için yanma konulmuş bulunan merdivenlere rastlanmaktadır.

Asırlar sonra birçok batıl inançta olduğu gibi Hıristiyanlık bu inancı da Hz.
İsa’nın ölüm şekline adapte etti. Çarmıha dayalı merdiven kötülüğün, hıyanetin
ve ölümün sembolü oldu. İnsanlar, merdivenin altından geçmekle bütün bu kötü
geleceklerle karşılaşabileceklerine inandırıldılar.

17. yüzyılda İngiltere ve Fransa’da suçlular darağacına götürülmeden önce bir
merdivenin altından geçiriliyorlardı. Tabii yanında olanlar merdivenin
etrafından dolanıyordu.

Değişik kültürler bu uğursuzluğa karşı bazı panzehirler geliştirdiler. Mesela
bir merdivenin altından yanlışlıkla veya zorda kalarak geçen kişiler için
Romalıların panzehiri yumruktu. O kişiler orta yani en uzun parmaklarını gerip
diğer parmaklarını yumruk gibi yaparlar ve geçtikten sonra merdivene doğru
sallarlardı. Bizde, Türkiye’de böyle bir adet yoktur ama Amerikan filmlerinde
karşısındakine bu hareketi yaparak küfür veya hakaret edildiği sıkça görülür.
Bunun kökeni de işte bu Roma panzehiridir.

 

daha fazlası www.forumover.com


13 SAYISININ UĞURSUZLUĞU

Ekim 19, 2009

13 sayısının uğursuz olduğuna ilişkin inanç
dünyada o kadar yaygındır ki, yaşamı birçok yönde ciddi olarak etkilemektedir.
Bazı ülkelerde evlerin kapılarına 13 numarası verilmez, uçaklarda 13. koltuk
sırası yoktur, apartmanlarda, otellerde 13. kat ya 12A’dır ya da 14′tür. 13
numaralı oda yoktur. Olsa bile insanlar o odada kalmak istemezler. Hatta ayın
13′ünde işe gelmeme, uçak ve tren rezervasyonlarının iptali, alışverişin düşmesi
ve benzeri davranışların ABD’ye günde milyonlarca dolara mal olduğu
söylenmektedir. Bu inanç bir fobi yani bir çeşit korku hastalığı olarak kabul
edilmiş olup adı ‘triskaidekaphobia’dır.

Genel olarak bu inancın, Hz. İsa’nın meşhur son yemeğindeki havarilerin
sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik tanrıların
yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider.

O zamanlarda ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder
Vikking’lerin meşhur tanrısı Odin ile Frigga’nın oğulları olup, ay kraliçesi
Nanna’nın da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin
tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister.
Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer tanrılar tarafından da çok sevilen
Balder’i öldürür.

Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya’dan Avrupa’nın güneyine kadar
yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa’nın son
yemeğine uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder’in yerini Hz. İsa, Loki’nin
yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa çarmıha
gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir
araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.

Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın cumaya rastlayan 13. günü
hepten uğursuzdur. Ancak böyle bir günde doğmuşsanız tam tersi, yani 13 sizin
uğurlu gününüzdür.

Cuma gününün uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı cuma günü
yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması, Hz. Nuh zamanındaki büyük selin
cuma günü olması, Hz. İsa’nın cuma günü çarmıha gerilmesi gibi olaylardan biri
veya hepsi neden olmuş olabilir. Müslümanlar ise Hz. Adem’in cuma günü
yaratıldığına inandıklarından bu güne diğer günlerden daha çok değer verirler.

13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez
dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır.

daha fazlası www.forumover.com


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.