Beşiktaş – Fenerbahçe
Turkcell Süper Lig`in 13. hafta mücadelesinde Fenerbahçemiz deplasmanda Beşiktaş ile karşı karşıya gelecek. 21 Kasım Cumartesi Saat:20:00`de başlayacak mücadeleyi Fırat Aydınus yönetecek. Mücadele Lig Tv ve Antu Radyo`dan naklen yayınlanacak.
Fenerbahçemiz ile Beşiktaş arasında yarın yapacakları Turkcell Süper Lig maçıyla birlikte 325. kez karşı karşıya gelecekler.
28 Kasım 1924 tarihinde, Fenerbahçemizin 4-0 galibiyetiyle başlayan 85 yıllık ezeli rekabette, Fenerbahçemizin galibiyet ve gol sayısında üstünlüğü devam ediyor. Bugüne kadar yapılan 324 maçta Fenerbahçemizin 121, Beşiktaş Jimnastik Kulübü 119 galibiyet alırken, 84 karşılaşmada ise taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamadı. Ezeli rekabette Fenerbahçemizin toplam 440 golüne, BJK 409 golle karşılık verdi.
İki takım en son, bu sezon başında Atatürk Olimpiyat Stadı`ndaki TFF Süper Kupa maçında karşı karşıya geldi ve kaptanımız Alex de Souza`nın golleriyle müsabakayı 2-0 kazanarak, kupayı müzesine götürdü.
Atların bulunduğu her ülkede at nalı uğurlu
olarak kabul edilir. Bu nedenle, her çağda, her ülkede batıl inançların içinde
en yaygın ve en güçlüsü olmuştur.
Demir yeryüzünde keşfedildiği zaman insanlar onun Tanrılar tarafından, büyücüler
ve şeytana karşı gönderilmiş bir güç olduğuna inandılar. Ayrıca eski çağlarda
‘U’ şeklinin de özel bir anlamı vardı. Ay’ın hilal konumuna benzer şekliyle
bolluğu, iyi talihi ve koruyucu gücü temsil ediyordu.
Bir nalın yedi tane demir çivi ile çakılması da, yedi sayısının uğurlu
sayılmasından dolayı inanışı destekliyordu. Diğer taraftan cadıların uçmak için
süpürge sapını tercih etmelerinin nedeninin atlardan korkmaları olduğuna
inanılıyordu. Bu nedenle at nalı tarihte büyücülere karşı da kullanılmış, büyücü
olduğundan şüphe edilen yaşlı kadınlar öldürülünce bir daha geri gelmemeleri
için tabutlarının üzerlerine birer at nalı çakılmıştır.
Hıristiyanlıkla birlikte kilise birçok inançta olduğu gibi, at nalı ile ilgili
kendi hikayesini yarattı. Bu hikaye onuncu yüzyılda geçiyor.
Canterbury Kilisesi’nin başpiskoposu St. Dunstan din adamı olmadan önce
nalbantlık yaparmış. Bir gün şeytan kılık değiştirerek işyerine gelir ve at
ayağı şeklindeki ayaklarına nal takmasını ister. St. Dunstan şeytanı hemen tanır
ve ona “ayaklarına nal takabilmesi için onu duvara zincirlerle bağlaması
gerektiğini” söyler.
Şeytanı çok sıkı bir şekilde duvara bağlayan nalbant nalın çivilerini o kadar
acı ve ızdırap verecek şekilde çakar ki sonunda şeytan aman dilemek zorunda
kalır. Nalbant şeytana bir daha Allah’a inanan hiçbir insanın evine
girmeyeceğine dair söz verirse serbest bırakacağını söyler.
Şeytan “Peki, o insanları nasıl ayırt edeceğim” diye sorunca da nalbant bir süre
düşünür, elindeki nalı havaya kaldırır ve “İşte işaret bu olacak” der, “bunu
kapısının üstünde gördüğün hiçbir eve girmeyeceksin.”
At nalı kapıya gelişigüzel asılmaz. Kapının tam üzerinde ve uçları yukarı
bakacak şekilde olmalıdır ki iyi şans uçlarından aşağı süzülüp gitmesin. At
nalını geceleri uykularında kabus görmemek için yatak odalarına asanlar da
vardır. Zamanımızda ise at nallarının nazar boncuğu gibi elde taşınması revaçta.
Sevgililer Günü yüzyıllarca süren bir
çingene geleneğinden kaynaklanır. Milattan önce 4. yüzyılda Romalılar zamanında
genç erkeklerin Tanrı Lupercus’a ulaşabilmeleri için her yıl özel bir ayin
düzenleniyordu. 13-19 yaşlarındaki genç kızların isimleri bir torbaya konuluyor
ve genç erkekler bu torbadan bir isim çekiyorlardı. Bu çiftler bir yıl boyunca,
bir sonraki çekilişe kadar birlikte yaşıyorlardı.
Hıristiyanlığın ilk zamanlarında din adamları bu 800 yıllık geleneğe son vermek
için hikayeyi zamanlarına adapte ettiler. Tanrı Lupercus’un yerine de 200 yıl
önce ölmüş olan piskopos Valentine’i koydular.
Milattan sonra 270 yılında imparator olan Claudius evliliği yasaklamıştı. Ona
göre evli erkekler askerlik hizmetini layığı ile yapamıyorlar, akılları geride
kaldığından cephede ölümüne savaşamıyorlardı.
Interamma Piskoposu Valentine imparatorun bu kararına karşı çıkarak sevgilileri
davet ediyor ve büyük bir gizlilik içinde onları evlendiriyordu. Claudius
aşıkların dostu bu din adamının yaptıklarını öğrendi ve onu sarayına getirtti.
Genç din adamının kararlılığından ve ikna kabiliyetinden etkilenen imparator
fikirlerini ve Hıristiyanlığı terk ederse onu affedebileceğini söyledi.
Valentine direndi ve sonunda 14 Şubat 270 tarihinde, önce dövülüp, taşlanıp
sonra başı kesilerek öldürüldü.
Zindanda öldürülmeyi beklerken, Valentine zindancının kör kızına aşık oldu.
Ölümün karşısında bile inançlarından vazgeçmeyen Valentine manevi gücü ile kızın
gözlerinin açılmasını sağladı ve ölüme giderken ona ‘From your Valentine’ (Senin
Valentine’inden) diye başlayan bir mektup bıraktı. Bu başlık sonradan Sevgililer
Günü’nde yazılan mektuplarda kullanılan bir simge oldu.
Kiliseye göre Valentine’in hikayesi Lupercus efsanesinin yerini almaya çok
uygundu. Milattan sonra 496 yılında Papa Gelasius şubat ayının ortalarında
yapılan Lupercian festivalini yasakladı ancak Romalıların şans oyunlarına olan
düşkünlüklerini de bildiğinden işin kura kısmını muhafaza etti.
Bu sefer torbaya azizlerin isimlerinin yazıldığı kağıtlar konuluyor, evlenmeyi
düşünen çiftler torbadan hangi azizin ismini çekerlerse takip eden sene onun
hayat tarzı gibi yaşamak zorunda kalıyorlardı. Şüphesiz bu epey farklı bir kura
çekimiydi. Çektiği azizin ismine göre birçok erkek hayal kırıklığına uğruyordu.
Zamanla erkekler beğendikleri kızlara, tombaladan çıkan kartın yerine kendi
yazdıkları kartları göndermeye başladılar. Zaten kilise de kendi kura
sisteminden bir süre sonra vazgeçti. Evlenen gençler için tek aziz olarak
Valentine tanındı. Bu sayede de Romalıların yüzyıllar boyu kutladıkları çingene
festivali, kilisenin kutsal bir gününe dönüştü. Erkeklerin gönderdikleri kartlar
da yasal bir şekilde Aziz Valentine adına gönderilir, şubatın 14′ü de Aziz
Valentine günü olarak anılır oldu.
Hıristiyanlıkla birlikte Valentine Günü kartları da yayıldı. Bilinen ilk kart
1415 yılında Orleans Dükü Charles’ın Londra’da hapiste iken eşine gönderdiği
kart olup halen British Museum’dadır. Sevgililer Günü’nde kırmızı gül gönderme
adeti de Fransız kralı XVI. Louis’in karısı Marie Antoinette’e bu günde kırmızı
güller göndermesiyle başladı.
Bizde “nazar değmesi” adı verilen inanç,
diğer lisanlarda “şeytan göz” veya “şeytan bakışı” olarak adlandırılır. Bebeğine
yeni elbiseler giydiren bir anne, çarşıya gidip alışveriş yapar. Bu arada bir
başka kadın gelir ve bebeği sever. Eve gittiklerinde bebek ishal olur. İşte
anneye göre bebeğine o kadının nazarı değmiştir. Dikkat ederseniz burada bebeği
seven kadının art niyeti yoktur. Zaten nazarı değen kişinin genellikle kötülüğü
değil, kıskançlığı ve çekemezliğidir söz konusu olan.
Noel Baba ve benzeri batıl inançlar çocuklukta kuvvetli olup yaş ilerledikçe
azalırken, nazar değme inancı bunun tam tersidir. Nazar inancının ardındaki güç,
bakışın ruhla bütünleşmesidir. Bakış konuşmaya göre daha etkilidir. İnsana tam
odaklanır ve daha duygusaldır. Birçoğumuz arkamız dönük olduğumuz halde
kalabalık içinden birinin bize baktığını hissetmişizdir.
Nazar değmesi ile ilgili olarak en çok kabul gören görüş, gözdeki yansımadır.
Eğer karşınızdaki birinin gözlerine dikkatle bakarsanız, gözlerinde kendi
görüntünüzün yansıdığını görürsünüz. Eski insanlar sudan, aynadan yansıyan
görüntülerinin kendi ruhları olduğuna inanıyorlardı. Karşılarındaki insanın
gözleri içinde kendi küçük görüntülerini görünce tehlikede olduklarını,
ruhlarının karşısındakinin gözleri içinde hapsolduğunu sanıyorlardı.
Bu korkunun dünya çapında genel bir inanca dönüşmesinin, şimdi Irak’ın bulunduğu
topraklarda yaşamış eski Sümerlerden kaynaklandığı sanılıyor, Sümerlerin
inançlarına göre bazı insanlar bakarak suları kurutabilir ve bu nedenle ölüme
sebep olabilirlerdi. Sonradan bu inanç bir bakışla yaşayan şeyleri de
kurulabilme yönünde gelişti. Örneğin, nazar değen çocukların ishal olup
vücutlarının sıvı kaybetmesi, annelerin ve süt veren hayvanların sütlerinin
kuruması, meyve ağaçlarının kuruması ve erkeklerin iktidarsız kalmaları vb.
Görüldüğü gibi, bunların hepsinde de sıvı kaybı ve kuruma vardır.
Bu inanç doğuda Hindistan’a, batıda Portekiz ve İngiltere’ye, kuzeyde
İskandinavya’ya kadar yayıldı. Böylesi bir inanca sahip olmayan Amerika, Asya,
Afrika ve Avustralya’ya ise kaşifler, denizciler ve göçmenler tarafından
taşındı. Ama günümüzde hala Çin, Kore, Güneydoğu Asya, Avustralya ve Amerika
yerlilerinde, Afrika’da sahranın güneyinde böyle bir batıl inanç yoktur.
Doğu Akdeniz ve Ege kıyılarında bu inanca, mavi gözlü insanların daha fazla
nazarlarının değdiği inancı da ilave edilmiştir. Bu yörelerde mavi gözlü
insanların azlığı bunun sebebi sanılıyor. Bu nedenle buralarda nazarı geri itmek
veya ayna gibi yansıtmak için mavi göz şeklinde, camdan yapılan nazarlıklar
başta bebekler olmak üzere nazarın değebileceği düşünülen her yere
takılmaktadır.
Milli Eğitim, ünlü ressam Delacroix’nın, Fransız İhtilali’nin simgelerinden biri olan 176 yıllık tablosunu, kadının göğsü görünüyor diye vatandaşlık kitabından çıkardı! İşte o tablo..
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), İlköğretim Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi 7. sınıf ders kitabında göğüs bölgesi çıplak bir kadının bulunduğu dünyaca ünlü resmi sansürledi. Ünlü Fransız ressam Eugene Delacroix’nın, Fransız İhtilali’nin simgelerinden olan 1830 tarihli “Liberty Leading the People” (Halka Yol Gösteren Özgürlük) başlıklı eseri ders kitabından çıkarıldı.
Kitapta 5 yıldır vardı
Resmin, geçen 5 yıl boyunca kitapta bulunmasına karşın bu yıl yer almaması dikkati çekti. Sokak çatışmalarında elbisesinin üst bölümü parçalanmış, bir elinde Fransız bayrağı, diğer elinde tüfek tutan kadının göğüslerinin görünmesi nedeniyle resmin kaldırıldığı iddia edildi.
İnkılap Kitabevi, İlköğretim Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi 7. sınıf ders kitabının 5 yıllık onay süreci bitince, Talim ve Terbiye Kurulu’ndan yeniden onay almak üzere geçen yıl başvuruda bulundu. Oktay Uygun’un hazırladığı kitabın baskıya hazır nüshası kurul tarafından incelendi, ancak inceleme komisyonuna takıldı.
Düzeltti, onayı aldı
Ders Kitapları ve Eğitim Araçları Yönetmeliği kapsamında değerlendirilen kitap, kurul tarafından belirlenen tespitlerin yerine getirilmesi şartıyla kabul edildi. Tespit raporunda “sayfa 65′te bulunan resmin çıkarılması” istendi. Gerekli düzeltmelerin 7 gün içinde yapılarak teslim edilmesi gerektiği iletilince, yayınevi resmi kitaptan çıkardı ve bir kez baskıya hazır nüshayı kurula gönderdi. Kurul, bu kez “bir yıl boyunca ders kitabı olarak okutulması amacıyla” kitaba kabul verdi.
İlköğretim Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi 7. sınıf ders programının yenilendiği ve gelecek öğretim yılında yeni kitaplar hazırlanacağı için, yayınevine bir yıllık onay verildiği kaydedildi.
‘Sanata bakış göstergesi’
Eğitim-Sen 2 No’lu Şube Başkanı Özgür Bozdoğan da resmin kitaptan çıkarılmasının “AKP’nin eğitim ve sanata bakış açısının göstergesi” olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Yıllarca insan haklarının simgesi olan tablodaki bir kadının göğsünün görünmesi nedeniyle çıkarılması kabul edilebilir değil. AKP, ders kitaplarında ve kaynak kitaplarda kendi dünya görüşüne uygun düzenleme içine girdi.”
Skandal örnekleri
11. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi: “İslam’da ibadetin faydaları” bölümünde “Abdest alırken kullanılan su sayesinde kan dolaşımı hızlanır, alyuvar sayısı çoğalır” denildi. İfadeler tartışma yaratınca MEB, yazının Alman Dr. Albert Schalle’ye ait “Başarılı Tedaviler” kitabından alındığını açıkladı. Milliyet, kitabın orijinalinde bu ifadelerin bulunmadığını belirledi. Kitabı yazan 6 öğretmene “ihtar” verildi.
8. Sınıf Fen Bilgisi: 700 akademisyen, geçen yıl kitaptan Evrim Teorisi’nin özünü anlatan bölümün çıkarılmasına tepki gösterdi. Çelik, çıkarılan bölümün 2006′da ekleneceğini açıkladı. Dini temellere dayanan Yaradılış Teorisi’nin karşıtı olan Evrim Teorisi’yle ilgili bölümler bu yılki baskıya giremedi.
8. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi: Kitabın 2006 baskısında “Cemaatlerin hoşgörüyü desteklemeleri durumunda, ülkenin birlik ve beraberliğine katkıları olur” denildi. Kitabın 2002 baskısındaki “Kuran’ın Türkçe açıklamalarını okumalıyız” satırı çıkarıldı. MEB, gelecek yıl “cemaatler” konusunun kitapta olmayacağını açıkladı.
Ayna kırılmasının uğursuzluk getireceğine olan
inanış, en eski batıl inançlardan biridir. Kökeni ilk aynanın yapılışından
yüzyıllar öncesine, hatta ilk çağ insanına kadar gider. Göllerde veya su
birikintilerinde, kendi aksini gören ilkel insan şaşırmış, bunun kendisinin ruhu
olduğunu sanmış, suyu bulandırıp görüntüsünün kaybolmasına neden olanları da
düşman bilmiştir.
İlk aynaların kullanılışı eski Mısır devirlerine rastlar. Bunlar pirinç, bronz,
gümüş hatta altın gibi metallerden yapılmış ve çok iyi parlatılmış yüzeylerdi ve
de tabii ki kırılmaları mümkün değildi. Bu devirde de bu parlak yüzeylerden
yansıyan görüntünün o insanın ruhunun bir yansıması olduğuna inanılıyordu.
Sonraları buna vampirlerin ruhları olmadığından bu parlak yüzeylerde
görüntülerinin de yansımadığı inancı ilave edildi.
Cam kapların yapılmaya başlanılmasından sonra da, içindeki sudan yansıyan
görüntünün ruhun bir yansıması olduğu inancı devam etti ama camlar
kırılabiliyordu ve o zaman da içinde bulunan ruhun bir parçası vücudu terk
ediyordu.
Birinci yüzyılda Romalılar bu uğursuzluğun süresini 7 yıla çıkardılar Romalılar
hayatın her yedi senede bir kendini yenilediğine İnanıyorlardı. Camın kırılması
sonucu ruh ve dolayısıyla insanın sağlığı tahrip olduğundan, vücudun kendini
yenileyerek, sağlığına kavuşması için yedi yıl geçmesi gerekiyordu.
Bu batıl inanç, 15. yüzyılda İtalya’da, Venedik şehrinde, arkası gümüş kaplı,
çok kolay kırılabilir ve pahalı ilk aynaların yapılması ile birlikte iyice
gelişti. İnanç biraz da ekonomik boyut kazanmıştı. Aynayı taşıyanlar, evlerde
aynaları temizleyen hizmetkarlar, aynaları kırmaları halinde, yedi yıl boyunca,
ölümden daha beter felaketlerle karşılaşabilecekleri hususunda uyarılıyorlardı.
Bu inançla beraber geliştirilen bazı önlemler de oldu tabii. Örneğin: aynanın
kırılan parçaları toplanır ve güneye doğru akan bir ırmakta yıkanırsa veya
toprağa gömülürse kötü şans yok edilmiş olur. Ancak kırılan parçaları alıp evden
çıkarken içlerine bakmamak gerekir. Yatak odalarındaki aynaların üzerleri
kullanılmadığı zamanlarda örtülmelidir ki ruh içinde kalmasın. Ölen bir insanın
evindeki aynaların da üzerleri örtülmelidir ki ruh gökyüzüne doğru olan
yolculuğunda bir engelle karşılaşmasın.
17. yüzyılın ortalarında İngiltere ve Fransa’da ucuz maliyetli aynalar
üretilmeye başlanıldı ama batıl inanç o kadar yerleşmişti ki, günümüzün modern
dünyasında bile hala devam ediyor.
Ünlü oyuncu Sema Öztürk Türk erkeklerine hayran…. Oyuncu Sema Öztürk, hayatına girecek erkeğin mutlaka Türk olması gerektiğini söyledi. Sema Öztürk “Başkaları gibi yabancı erkeklerle evlenmek bana göre değil. Tercihim Türk erkeğinden yana. Çünkü her kadın gibi kıskanılmak, sahiplenilmek istiyorum” dedi.
Cem Davran ile Sema Öztürk, “Avrupalı”nın çekimlerinde aynı yatağı paylaştı.
Cem Davran’ın başrolde olduğu “Avrupalı” filminin çekimlerine başlandı. Yatak sahneleriyle dikkat çekecek olan filmde Davran’a bu bölümlerde genç oyuncu Sema Öztürk eşlik etti.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme macerasının, yaşanan tartışmaların ve AB’ye girdikten sonraki çelişkilerin işlendiği “Avrupalı” filminin çekimleri tüm hızıyla devam ediyor. Filmde, “Avrupalı” adında oldukça zengin bir adamı canlandıran Cem Davran, bir Türk ve bir Yunanlıyla aşk yaşıyor. Sema Öztürk’ün Türk sevgiliyi, Yasemin Kozanoğlu’nun da Yunanlı sevgiliyi canlandırdığı filmde, bol bol sevişme sahneleri de yer alıyor.
Sevişirken herkesi güldürdü
nSenaryosunu İrfan Tözüm’ün kaleme aldığı filmin, geçtiğimiz hafta yapılan çekimlerinde rol gereği Sema Öztürk’le yatağa giren Cem Davran, ekibe zor anlar yaşattı. Ateşli aşk sahneleri çekilmesi gerekirken yaptığı esprilerle herkesi kahkahaya boğan Davran, daha sonra rolüne konsantre oldu. İki kadın arasında kalan ünlü oyuncunun özellikle Sema Öztürk’le çektiği aşk sahneleri çok konuşulacağa benziyor.
Hürriyet / Kelebek
Meşe ağacına insanların ruhani bir değer vermesi çok eskilere dayanır. Ağacın yüksekliği ve sağlamlığı nedeni ile bazı güçlere sahip olduğuna inanılıyordu. Tahtaya vurma inancı dünyanın apayrı iki yerinde birbirinden bağımsız olarak gelişti. Önce milattan önce 2000′li yıllarda Kuzey Amerika yerlilerinde, sonra da Ege’de Helen uygarlığında. Her iki kültür de meşe ağacına çok sık yıldırım düştüğünü gözlemlemişti. Amerika yerlileri meşenin, Tanrının yıldırımla yeryüzüne inip üzerinde oturduğu yer olduğuna, Helenler ise Yıldırım Tanrısı olduğuna inanmışlardı. Kuzey Amerika yerlileri bu batıl inancı bir adım daha ileri götürdüler. Bu ağacın köküne vurarak, ileride başlarına gelebilecek tehlikelere ve şansızlıklara karşı Tanrı ile temasa geçtiklerine inanıyorlar ve ondan kendilerini korumasını istiyorlardı. Ortaçağda ise Hıristiyan din adamları bu inancı kendi devirlerine taşıdılar. Onlara göre bu inanışın temelinde Hz. İsa’nın tahta bir çarmıhta öldürülmesi yatıyordu. Hatta Avrupa’nın her katedralinde orijinal tahta haçın küçük bir parçasının bulunduğuna inanılıyordu. Bu tahtaya vurmak ise “Tanrım dua ve isteklerimi gerçekleştir” anlamına geliyordu. Bu arada diğer kültürlerde inanıştaki tahta aynı kaldı ama cinsi biraz değişti. Amerika yerlileri ve Helen medeniyetinin ağacı meşe iken, Mısırlılar incir ağacını, Almanlar dişbudağı tercih ettiler. Hollandalılar ise ağacın cinsine önem vermediler. Boyasız ve cilasız olması onlar için yeterliydi. Amerikalıların tahtaya vurma inancının kökeni ne gariptir ki Amerikan yerlilerine dayanmıyor. Romalılar devrinde Avrupa’da iyice yaygınlaşan eski Helen inancının bir parçası olarak Amerikalılar tahtaya vuruyorlar. Başımıza gelebilecek kötü şeyleri savuşturmak için tahtaya vurma inancı hala devam ediyor ama uygulama alanı çok daraldı. Her taraf plastik ve laminat dolu. Siz en iyisi yanınızda daima bir küçük tahta parçası bulundurun. Meşe ağacından olursa daha da iyi olur!
Duvara dayanmış bir merdiven görürseniz
altından geçmeyin, etrafından dolanın. Çünkü o merdivenin tepesinde ya bir
tamirci, ya bir boyacı ya da camları silen biri olabilir. Yani başınıza bir
çekiç, su kovası, boya kutusu, hatta bir adamın düşme olasılığı yüksektir.
Merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceği inancı gerçekten batıl inançlar
içinde en azından bir işe yarayan tek inançtır. Ancak inancın kökeninde
pratikteki faydası ile ilgili olmayan farklı şeyler yatmaktadır.
Duvara dayanan bir merdiven, duvar ile arasında bir üçgen oluşturur. Bu, bir çok
kültürde tanrıların kutsal üçgeni olarak bilinir. Örneğin piramitlerin
kenarlarının üçgen olması da bu inanca dayanır. Bir üçgenin içinden geçmek de,
bir kutsal yere meydan okumak anlamına gelebilir.
Eski Mısırlılar için zaten merdivenin kendisi iyi şansın sembolü idi. Merdiven
olmasaydı, Güneş Tanrısı Osiris’i karanlıkların ruhundaki hapis hayatından
kurtarmak mümkün olamayacaktı. Ayrıca merdiven tanrıların katına tırmanmak için
de şekilsel bir semboldü. Günümüzde açılan bu antik mezarlarda ölünün cennete
tırmanması için yanma konulmuş bulunan merdivenlere rastlanmaktadır.
Asırlar sonra birçok batıl inançta olduğu gibi Hıristiyanlık bu inancı da Hz.
İsa’nın ölüm şekline adapte etti. Çarmıha dayalı merdiven kötülüğün, hıyanetin
ve ölümün sembolü oldu. İnsanlar, merdivenin altından geçmekle bütün bu kötü
geleceklerle karşılaşabileceklerine inandırıldılar.
17. yüzyılda İngiltere ve Fransa’da suçlular darağacına götürülmeden önce bir
merdivenin altından geçiriliyorlardı. Tabii yanında olanlar merdivenin
etrafından dolanıyordu.
Değişik kültürler bu uğursuzluğa karşı bazı panzehirler geliştirdiler. Mesela
bir merdivenin altından yanlışlıkla veya zorda kalarak geçen kişiler için
Romalıların panzehiri yumruktu. O kişiler orta yani en uzun parmaklarını gerip
diğer parmaklarını yumruk gibi yaparlar ve geçtikten sonra merdivene doğru
sallarlardı. Bizde, Türkiye’de böyle bir adet yoktur ama Amerikan filmlerinde
karşısındakine bu hareketi yaparak küfür veya hakaret edildiği sıkça görülür.
Bunun kökeni de işte bu Roma panzehiridir.